Dışarda yağmur çiseliyor. Yine şuh bir bahar sabahı. Kaçta kaçın benim? Kanımda, kafamda sen sen varsın. Sesin yetmiyor bana. Seni bütün olarak istiyorum, etinle, iskeletinle, rüyalarınla bütün. Ve yalnız benim olarak. Mazini kıskanıyorum. Halini kıskanıyorum. Kendini rahat hissetmen beni kudurtuyor. Anlarsan anla, ben anlayamıyorum. Acı duymaman için derimi yüzdürtürüm ama ayrılığın seni üzmediğini, yaralamadığını düşünmek kanımı tepeme çıkartıyor. Üstelik buna imkan olmadığını da biliyorum. Biliyorum ki, benimsin, yalnız benim, ebediyen benim. Dudaklarım dudaklarına, tenim tenine, ruhum ruhuna alevden harflerle damgasını vurmuştur.
Hayaller kurmayı veya peri masallarına inanmayı bırakalı uzun bir zaman oluyordu. Ben şu kızlardandım; bilirsiniz, saat on ikiyi vurduğunda külkedisine değil bal kabağına dönüşenlerden... Bir külkedisi masalında bile prenses değil kesinlikle onu baloya götüren o araba olurdum veya pamuk prenses masalındaki zehirli elma olurdum. O kadar ki ben saçları kesilmiş bir Rapunzel olurdum. Benim beyaz atlı prenslerim daima beni kurtarmak için geldikleri yolda, uğruma ölürlerdi. Kurtarılmayı beklerken kaybolmuş zavallı bir ruha sahiptim. Çirkin olduğum için değil, çok güzel değildim ama kesinlikle çirkin değildim. Sadece, bendim işte; hayal kırıklığı.
Kalabalıklar genel olarak ürkütücüydü. İçimde bastıramadığım bir karanlık taraf; "Çünkü son zamanlarda içine karıştığın tek kalabalık cenazelerdi." diye fısıldadı.