İnsanları bu dine davet ederken gerçek şehadet vazifesini icra edip - dâva adamının kendi nefsinde dâvanın müşahhas timsali bunca fazileti ve meziyetleri ile ortaya çıktıktan sonra - bu dâvanın faziletlerini ve meziyetlerini göstermesi gerekir. Müminin, insanları kendi dâvasına çekmek için imanın canlı bir nümûnesi olmaya ve bunu herkese anlatmaya çalışmaktan sonra kendi nefsinde imanın erkânını yerine getirmiş olması kâfi değildir... Böyle hareket edenler imân davasında tebliğ ve beyan mükellefiyetidir... Sonra bu dini mübini yeryüzünde bir hayat nizamı olarak ikame etmek için çırpınarak, didinerek şehadet vazifesini deruhde etmekte bir emanettir. Herkesin elinden geldiği ve bütün gücü ile bunun için çalışması, topluluğun elinden gelen her şeyini bu uğurda fedâ etmesi de bir emanet vazifesinin icabıdır... Bu nizamı beşeriyetin hayatına hakim kılmakta kişinin bizzat iman etmesinden sonra en büyük emanettir... Hiç bir ferd veya cemiyet bu emaneti yerine getirmekten affedilmiş sayılmaz... Bu yüzdendir ki "Cihad kıyamete bakidir" fermânı bir düstûrdur.
"Bilelim ki ; toplumsal sükût, topyekûn yokoluşun ilk aşamasıdır...Alîm, aydın, kanaat önderleri, eğitimci, akademisyen;şayet herkes suskunsa umumi bela kapıda demektir...Suskun kalmanın dayanılmaz sonuçları bir gün bizi vuracaktır.. Kendi suskunluğunda boğulan bir kuşak olmamak için ses vermek zorundayız..."
"..Bize düşen ulvi görev, kurtarıcı beklemek değil, kurtarıcı olmaktır...Ailemizden başlayarak, çevreye açılarak özne ve öncü olmak varken, başka arayışlar içinde olmak biraz da sorumluluktan kaçış değil midir?