“ Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.” diyen Dostoyevski’nin o paltonun varisi saydığı bir karakter yeraltı insanı. İç bunalımları, gelgitleri ve anlık parlamalarıyla çokça da düşündüren bir karakter. O yüzden bir iki kelam etmeden geçemedim.
Kitap; yeraltı ve notlar olarak iki bölüme ayrılıyor. Ve “ Ben hasta bir adamım” diyerek başlıyor. Bu noktada yeraltının ne olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Yeraltı; bir bunalım ve dilemma yeri mi yoksa kişinin kendisini bulmasına yardımcı olan bir sürecin adı mı? Ordan çıkınca ne olur peki? Yeraltı adamı kendine “ ne tersim, ne uysalım, ne alçağım, ne onurlu, ne kahraman, ne de korkak!” diyor. Yani hiçbir karakter atfetmiyor kendisine. Oysa ben romanı okurken zihnimde yankılanan tek kelime ‘ korkak’ oldu. Evet korkak. Çünkü, çok düşünmekten bir adım dahi atamayan, atsa da kararsızlık içinde kıvranan fakat yine de bütün iyi ve güzel şeyleri içinde barındırdığına inanan biri yeraltı insanı. Oğuzcuğum Atay’ın Tutunamayanlar’ına götürdü bu da beni. Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamamaya yani. ( Yeri gelmişken söyleyeyim Yeraltından Notlar varoluşçu felsefenin ilk romanı olarak kabul edilir ve Atay da Dostoyevski’den oldukça etkilenmiştir.)
Kitabın ikinci kısmında bir olay üzerinden kendini anlatmıştır karakterimiz. Bu olay beni kendi acabalarıma, gece başımı yastığa koyduğumda “ şu lafı da söyleseydim keşke” dediğim anlara götürdü. Ama asla yeraltı insanı gibi olamam.Özellikle Liza ile olan diyaloglarına üzüldüm diyebilirim bu noktada. Birilerine verdiği ızdırabı dahi idrak etme gücüyle eşleştiriyor çünkü. Fazla şuurlu olduğu için atalet içinde olduğunu söylüyor. Kendini hem çok eleştiriyor hem de haklı buluyor. Yeraltı insanı belki de hergün karşılaştığımız insanlardan biri... belki de bazı özellikleri var bizde. Hatta olmaz mı