Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı!
Köpeklerin Tanrısı, kedilerin Tanrısı, yoksulların Tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olmayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
Öyle olaylar olur ki bazen,
İnsan mutlu olmaktan utanır.
Depremler, seller,
Heyelanlar, yangınlar…
Çepeçevreyken tüm felaketler,
İnsanlar cebelleşirken acı ve kahırlarla,
Kalbimiz yanar çaresiz insanlarla,
Ruhumuz sitem eder sessiz feryatlarla.
Biz nasıl mutlu olalım kahkahalarla…
Alışmalı ama buna, bu yaşama;
Felaketler hep olacak bu hayatta.
Yaşamak bambaşka bu coğrafyada,
İhmallerle dolu, eşsiz Anadolu’da.
Uçsuz bucaksız sorunlarla, hayallerle ve kahramanca mücadelelerle dolu böylesine tuhaf ve harika bir hayat varken bu hikayelerde hayata dair sadece beylik laflar yer alıyordu. Hayatın baskı ve gerilimini, heyecan ve alınterini, şiddetli isyanını hissediyordu; asıl yazılması gereken buydu işte! Umacak hiçbir şey kalmamışken bile umudunu yitirmeyenleri; çılgın aşıkları; baskı ve gerilim altında, her türlü dehşet ve facia arasında mücadelesini sürdürenleri; gayretlerinin gücüyle hayatın kabuğunu çatlatan devleri yüceltmek istiyordu.