Annem, on üç yıldır, kocasız aşksız tek başına, cesaretle ekmeğimizi kazanmak için çabalıyordu. Kazanmalıydı, yoksa her ay ev kirasını, ayakkabı, giysi, tereyağı ve öğle yemeği bifteklerinin parasını kim öderdi? Her öğle yemeğinde önümdeki tabağa törenle bir biftek koyardı, rakibi bir kez daha yenmiş olmanın simgesi olarak. Okuldan gelir, tabağın başına çökerdim. Annem ayakta, yavrularına bir lokma yiyecek bulmayı başarmış dişi köpek mutluluğuyla etin boğazımdan aşağı yuvarlanışını seyrederdi.
Ete elini sürmez, sebzeden başka şey sevmediğine, etli yağlı besinlerin ona kesinlikle yasaklandığına yemin billah ederdi.
Bir gün masadan kalkıp bir bardak su içmek için mutfağa gittim. Annem tabureye oturup az önce içinde bana biftek pişirdiği tavayı dizlerinin üstüne çekmiş, kocaman kocaman ekmek parçalarını tavaya bastırıp biftek kızartmakta kullandığı yağın arta kalanını sıyırıyordu büyük bir özen ve zevkle. Beni görür görmez tavayı örtünün altına gizlemeye çalıştı, ama o bir an annemin uyguladığını ileri sürdüğü sebze rejiminin ne menem bir şey olduğunu bana göstermeye yetti.
Orada öyle kımıldamadan, taş gibi kalakaldım. Annemin alelacele örtünün altına gizlemeye çalıştığı ama gözümden kaçmayan tavaya baktım dehşetle. Annemse endişeli, mahcup gülümsemeye çalışıyordu. Boğulur gibi hıçkırmaya başlayıp oradan kaçtım. Evimizin bulunduğu Shakespeare Sokağı’nın sonunda tren yoluna dik başka bir sokak vardı. Kendimi o yola vurdum. Bir an önce bir yerlere saklanmak istiyordum. Kendimi trenin altına atmalıydım, bu güçsüzlük ve utançtan belki böyle kurtulabilirdim. Sonra birden kafamda şimşek çaktı, o müthiş çözümü bulmuştum: Ne yapıp etmeli, dünyayı değiştirip yeniden kurmalı ve annemin ayaklarına sermeliydim günün birinde.
🥹
Ağlamaktan okuyabilirseniz okuyun 🥹