Thomas Mann, Franz Kafka hakkında şunları yazmıştı:
“O bir hayalperestti ve kurgusunu çoğu zaman bütünüyle bir rüyanın çizgileri etrafında tasarlar ve biçimlendirirdi. Onun eserleri, hayatın tuhaf ve belirsiz bir aynası olan rüyaların mantıksız ve rahatsız edici absürtlüğünün gülünç derecede birebir taklitleridir.” Alfred Döblin ise şöyle yazdı: “Yazdıkları mutlak gerçeğin izlerini taşır, sanki hiç de onları uydurmuyormuş gibi. Tabii ki tuhaf biçimde karışık ama kesinlikle doğru, çok gerçek bir merkez etrafında örülmüş... Kafka’nın romanlarının rüyaların doğasını taşıdığı söylenir ki buna elbette katılabiliriz. Fakat nedir ‘rüyaların doğası’? Her an tümüyle inandırıcı ve şeffaf olan kendi doğal akışları; rüyalarda olanların derin gerçekliğine dair duygumuz ve farkındalığımız, bir de bunları çok önemsediğimiz hissi” (Wagenbach, Franz Kafka).
Kafka’nın eserlerinde rüyaların yapısını taklit etmediğini, aslında yazdığı gibi rüya gördüğünü söyleyebilirim. Erken çocukluktan gelen deneyimleri o farkında olmadan yazılarında yer bulmuştu, tıpkı diğer insanların rüyalarında olduğu gibi. Bu şekilde baktığımız zaman arada kalıyoruz; çünkü Kafka, ya insan toplumunun doğasını gören ve bildiği bir şekilde “göklerden inen” büyük bir vizyonerdir (ki bu durumda bunun çocukluk dönemiyle hiç bir ilgisi olamaz), ya da kurgusu en erken bilinçdışı deneyimlerine dayanır ve bu durumda ise popüler görüşe göre evrensel önemden yoksundur.