Geceler... Sanki bir ressamın tamamlanmamış tuvali gibi. Herkesin fırçasını bırakıp gittiği, bana kalmış bir boşluk. Herkes uykuya dalınca, zihnimde melodiler yankılanıyor. Bazen bir kemanın inleyen sesi, bazen piyano tuşlarında gezinirken yarıda bırakılmış bir melodi. Bu melodiler beni uyutmuyor; tam aksine, her notası beni sorgulamaya, hissetmeye, düşünmeye zorluyor.
Uyuyamıyorum çünkü zihnimde eksik bir senfoni var. Tıpkı Beethoven’ın dokuzuncu senfonisi gibi, ama benimkisi tamamlanmayı bekliyor. Kendi notalarımı yazmak istiyorum ama kelimeler yetmiyor. Gecenin sessizliği bir tuval oluyor, ben de hayallerimi boyuyorum. Ama hiçbir fırça darbesi yeterince doğru hissettirmiyor.
Bazen Van Gogh'un "Yıldızlı Gece" tablosunu hatırlıyorum. Gökyüzünde dönen yıldızlar, sonsuz bir dansın parçası gibi. Bu dansı duyabiliyorum. Ama işte, o dansı kağıda dökmek için kelimeler yetmiyor, sesler yetersiz kalıyor. Sanki gece, yaratıcı olma baskısıyla üzerime çöküyor.
Uyuyamıyorum çünkü sanatla dolup taşıyorum. Her sessizlikte, bir müzik sesi duyuyorum. Her karanlıkta bir hikaye beliriyor. Uyuyamıyorum çünkü dünya bana daha fazlasını anlatmam için bir yükümlülük yüklüyor. Geceler yaratmak için var, uyumak için değil. Ama o yaratım da huzur getirmiyor; eksik kalan her detay, içimde bir çığlık gibi yankılanıyor.
Belki de uyuyamıyorum çünkü gece, insanın maskesini çıkarıp en çıplak haliyle karşısına geçtiği bir aynadır. O aynaya baktığımda, sadece geçmişimi değil, yarım kalmış sanat eserlerimi, söylenmemiş şarkılarımı, anlatılmamış hikayelerimi görüyorum.
Bu yüzden geceler bana huzur değil, bir meydan okuma sunuyor. Yaratmaya çalışırken kayboluyorum, ama belki de kaybolmak, bulunmanın ilk adımıdır.
Efe Arslanbaş