Hiç şüphe yok ki henüz kendimi pek tanımıyordum zira Albertine'i evimde tutmanın hazzı, olumlu bir haz olmaktan ziyade, o çiçeğe durmuş genç kızı, herkesin sırayla koklayabileceği bir dünyadan çekip almış olmaktan, bana çok büyük bir mutluluk vermese bile başkalarını ondan yoksun bırakmaktan kaynaklanan
bir hazdı. Hırs, şan, şöhret hiç umurumda değildi. Nefret
etmekten de acizdim üstelik. Ancak yine de indimde tensel aşk, bir sürü rakibe karşı zafer duygusunu tatmak demekti. Ne kadar söylesem eksik kalır, her şey bir yana,huzura ermekti.
Artık peşinde olduğum, huzura erdiğim, uğruna canımı verebileceğim imge; meçhul bir hayat süren Albertine değil, olabildiğince tanıyıp bildiğim bir Albertine (ve bundan ötürü de bu aşk ancak mutsuz bir aşk olarak sürebilirdi zira tanımı itibarıyla gizem ihtiyacını karşılamıyordu), uzak bir diyarı yansıtan değil, tek arzusu benimle birlikte, benimle hemhal olmak olan bir Albertine -ki gerçekten böyleymiş gibi olduğu anlar vardı-, bir yabancıyı değil, tam da benim olanı yansıtan bir Albertine'di.
tek başımayken onu düşünebilir ama eksikliğini çekerdim, sahip olamazdım ona. O yanımdayken onunla konuşur ama düşünemeyecek kadar kendimden uzağa düşmüş olurdum. Uyuduğunda ise artık konuşmam gerekmezdi, artık onun tarafından izlenmediğimi bilirdim,kendimin yüzeyinde yaşamam gerekmezdi artık.