1000Kitap Logosu
Ahmet İlhan
TAKİP ET
Ahmet İlhan
@Ehmat
Birikim, Doğubatı, Ekeleştiri, Cumhuriyet kitap, gazeteduvar, artıgerçek gibi gazete ve dergilerde makaleler yazar. Yayımlanmış dört kitabı var.
30 okur puanı
18 Şub 2020 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
160 syf.
·
Puan vermedi
SAMUEL BECKET-HİÇ İÇİN METİNLER çev: uğur ün....ayrıntı yay./140 sayfa beckett, çağımız insanının içerisinde bulunduğu anlamsız boşluğu ve tekdüzeliği en iyi anlayan ve anlatanlardandı. deneysel edebiyatın ve varoluşçuluğun en büyük yazarı beckett, ''godot'yu beklerken'' eserinde hepimizi godot'uyu bekleyişin ortasında bırakmıştı da bir türlü gelmemişti godo... benim açımdan 'hiçbir şeyi' anlatmayı seçen, hiçlik metinlerini anlamlandırmak/okumak; bir şey anlatmayı ilke edinenleri okumaktan daha zordu. hiçliğin içini oyan ve insansız krallığında öznel-nesnel tüm duyumlarını yitirmiş,sanrısal bir kimliği bile kalmamış anlatıcı, çelişkilerle,karşıtlıklarla dolu bir söylem içinde sunar öykülerini. kitapta, 'ilk aşk' ile başlar öyküleri beckett'in. ilk aşk,insansız krallığında sessiz ve dingin bir hayatı amaçlayan genç bir şizofrenin karşı cinsle yaşadığı tuhaf deneyim anlatılır.aşk dedikleri bir sürgündür...kadınları pek tanımıyordum o günlerde. hala tanıdığım pek söylenemez ya. erkekleri de . hayvanları da. en çok acılarımı tanıdığımı söyleyebilirim, derinlemesine olmasa da...bir evliliktir aslında bahsettiği ama o derece yabancı,ayrıksı,soğuk,duygusuz,insani olandan uzaktır ki anlatma biçimi, beckett insanın kendinde birikmiş biçimine isyan etmekte ve yadsımaktadır. bu anlatma biçimi anti-edebiyatın parlak bir sürümüdür de aynı zamanda. samuel beckett, yer altı edebiyatının,anti kahramanların ve anti edebiyatının parlak yazarıdır... klasik söz diziminin,bütün noktalama kurallarının,öykü tekniklerinin dışına taşarak yeraltı edebiyatının başyapıtı 'acaba nasıl?' a ulaşacaktır bu kitabıyla. 'atılmış' öyküsünde amaçsızca bindiği faytonla bütün gün gezmeyi isteyecek,ardından fayton sürücüsüyle sohbeti geliştirip akşam evine gidecektir ama illa da ahırda atın yanında yatmak isteyecek ve şafakla birlikte bilmediği bir ufka doğru yola çıkacaktır. 'yatıştırıcı' da buz kesmiş yatağında yapayalnız uzanan anlatıcı çürüyüşünü dinlemekten korktuğu için öyküler uydurur kendine. 'son'un akıl hastanesinden salınan kahramanı,tek kürekli sandalıyla sulara açılırken bıçağıyla döşemeyi deler. hiç için metinler başlığı altında rakamlarla adlandırdığı 13 öykü vardır. öyküler başlamaz ve bitmez bir uzamın-zamanın herhangi bir yerinden alınır bir süre götürülür ve bir sonuca,bir yere ulaşmadan alındığı biçimiyle terk edilir. irlandalı yazar samuel beckett, “başarısızlık/yoksunluk sanatı” olarak tanımladığı edebiyat anlayışını ilk şiirlerinden son düz yazılarına kadar inatla sürdürmüştür. “sanatçının nedenini bilmeden, hiçbir şeye sahip olmadan hiçi anlatmak zorunda kalışı” biçiminde açabileceğimiz “başarısızlık/yoksunluk” kavramı dört uzun öyküsünde yoğun bir karamizahla yoğrulur. postmodern,minimalist,hiç'çi,kötümser olarak adlandırılan beckett, 1969'da nobel ödülü de almıştır... iyi okumalar...
Hiç İçin Metinler
Okuyacaklarıma Ekle
416 syf.
·
Puan vermedi
URSULA K. LE GUİN/SÖZCÜKLERDİR BÜTÜN DERDİM(HAYAT VE KİTAPLAR ÜZERİNE YAZILAR)/HEP KİTAP/412 SAYFA Ursula K. Le Guin’in Türkiye’de yayımlanan son kitabı Sözcüklerdir Bütün Derdim, bir okuma serüveni kitabı. 2018 yılında aramızdan ayrılan California doğumlu yazar, Amerika’nın en önemli bilim kurgu yazarları arasında sayılıyor. Ayrıca şiirleri, tiyatro oyunları, çocuk ve gençlik edebiyatı alanında da eserleri var. Yazar, Hugo Ödülü, Locus Ödülü, World Fantasy Award Ödülü gibi seçkin ödüllere layık görülmüş… Yazar bu kitabında çeşitli seminer, konferans konuşma ve sunumları ile makalelerini derlemiş. Kitabın bir bölümünde çeşitli kavramlar üzerine düşüncelerini dile getiren yazar, bir bölümünde de okuduğu kitaplar ve yazarları hakkında yorumlarda bulunmuş. Düşünce kitaplarını bir romanı tanıtır gibi tanıtmak mümkün olmadığından genel olarak içeriğinden bahsedip bir okuyucu olarak altını çizdiğim hususlar açısından tanıtabilirim. Yazar, başlangıçta hayal kurmanın insanın biricik ayrıcalığı olduğundan bahsetmiş ve oradan fantazyanın kendisi açısından önemine ve tarihsel sürecine değinmiş. Kurgu ve yaratının gerçeklik vs. tüm kategorilerin üzerinde bir değere sahip olduğunu söylüyor. Fantazya( phantosia) Yunanca, görünür kılma anlamında bir sözcük…. *bir algı nesnesinin zihinsel olarak kavranışı, *zihnin kendini dış dünyaya bağlama eylemi, *var olmayan şeylerin zihinsel temsillerini oluşturma sürecini, kabiliyetini veya bunu neticesini kapsama… *Victoria Çağı ve modern dönemlerde fantazya yazarları, genellikle yaptıkları şey konusunda mahcup haldeydi. Bu metinlerin salt garip fikirlerden oluştuğunu , gerçek edebiyatın içine eden veya Levis Coroll’un yaptığı gibi edebiyatı sinsice geçiştiren cinsten olduklarını, ‘’ çocuklar için’’ yazdıklarını ve bu sebeple üzerinde durmaya değmeyeceğini öne sürüyorlardı. *fantazya artık hakikaten mühim bir iş oldu. tek boynuzlu atlarını bahçede otlamaya çıkaran insanlar var. Elf Diyarı’nda kapitalizm büyüyüp serpiliyor. *kurmacanın fikirlere indirgenmesine hararetle karşı çıkıyorum. *icat edilmiş çoğu dil, icat edilmiş isimlerle başlar. URSULA K. LE GUİN fantazya kavramından sonra bir bölümü de JANR kavramına ayırıyor. Janr’ın nasıl anlaşılması gerektiği, içeriği, kapsamı ve biçimleri üzerinde düşüncelerini dile getiriyor. Ardından şiirle ilgili yazılarını paylaşıyor. ŞİİR NASIL OKUNUR * şiir yüksek sesle okunur, *gözün gördüğü kelimeler bir notasyon, bir partisyondur; zihnin onları bütünüyle kavraması yalnız kulak aracılığıyla olur. fakat kelime oldukları için kendi müziklerinin manasını da söylerler. Bir ezgiyle söylenen kelimeler, şarkıyı oluşturur; ezgi kelimeler olduğu zaman ise bir şiir elde ederiz. … CİDDİ EDEBİYAT ÜZERİNE … * Çoğu sanatçı gibi ben de sanatın bana öğrettiklerini başkalarıyla paylaşmayı severim. UYANIK KALMAK Yazar kitap okurken bazen uyuyakaldığını söylüyor. *kitap eskisi kadar okunmuyor düşüncesinde değilim. Esasen eskiden de kitap az okunurdu. Şimdi neden herkesin kitap okuması gerektiğini düşünüyoruz ki… *geçmişte okur-yazarlık muktedir olmak demekti. Her okur-yazar toplum için, okur-yazarlık ilk olarak erkek egemen sınıfın temel imtiyazıydı. *okur-yazarlık peyderpey alt sınıflara doğru sızdı, bu esnada daha az gizemli hale gelirken kutsallığı azaldı ve popülerleştikçe doğrudan nüfuz gücü azaldı. *1850-1950 arası kitap yüzyılıdır. KADINLARIN BİLDİKLERİ-genel olarak kadınlara dair fikirlerini ve kadın yazarların yazın dünyasında yaşadıkları sıkıntıları anlattığı bölümdür. *Toplumsal cinsiyet ormanında yolumuzu kaybediyoruz. *kadınlardan ‘’İnsan olmayı öğreniyoruz.’’ *bin yıl evvelden başlayıp bugüne kadar, tüm toplumlarda yürümeye, konuşmaya, yemek yemeye, şarkı söylemeye, dua etmeye, başka çocuklarla oynamaya ilişkin temel yönergelerin çoğunu; hangi yetişkinlere saygı duyacağımızı, neden korkup neyi seveceğimizi, en temel becerileri, en yalın kuralları bize KADINLAR ÖĞRETİR… * kadınların öğrettikleri temel beceriler büyük ölçüde cinsiyetsizdir. Oysa erkekler cinsiyetçidir ve binlerce yıldır kız çocuklarına itaat etmeyi öğretirler. HİKAYELER UYDURMAK- yazma süreciyle, yaratı biçimleriyle ilgili * yazmayı bahçıvanlık olarak düşünmek faydalı olur. tohumlar ekersiniz fakat her bir bitki kendi yolunu ve şeklini bulur. *denetimi sağlayan bahçıvandır. Her hikaye, ışığa doğru kendi yolunu bulmak zorundadır. Bir bahçıvan olarak en gerekli aracınız hayal gücüdür. *genç yazarlar genelde bir hilkayenin bir mesajla başladığını düşünür, onlara böyle düşünmeleri öğretilir. Bana göre böyle olmamalı. … KİTAP VE YAZARLAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER Yazar bu bölümde Yevgeni Zamyatin’in ‘’Biz ‘’ romanından, Huxley’in ‘’Cesur Yeni Dünyası’’ndan, Pasternak’ın ‘’Doktor Jivago’’sundan, Jose Saramago’nun tüm eserlerinden, Stephane Zweig’den ve daha birçok yazardan, eserden bahseder. Bu eserlerden ve yazarlardan özellikle tanıdıklarınız varsa bu bölüm oldukça yaralı bir okuma süreci anlamına gelecektir. Saramago’dan biraz bahsetmeliyim. * Körler ülkesinde tek gözü olan kral olur. *benim kuşağımdan olup bana bilmediğim bir şey söyleyen ya da daha ziyade bildiğimi bilmediğim şeyleri anlatan tek romancıdır. Bana hala bir şeyler öğreten biricik yazardır. *Saramago kökleri çok derinde olan bir adamdır. Bir kralın huzurunda Nobel Ödülünü kabul ederken, Alentejo düzlüklerinde yaşayan anneannesi ve dedesinin, bir ömür hep sevgiyle hatırladığı ve ona ahlaki bir örnek sunan o köylü ve çok yoksul insanların tutkusu ve yalınlığıyla yaptı konuşmasını. Saramago: ‘’ Tanrı, evrenin sessizliğidir ve insanlar bu sessizliğe mana veren haykırıştır. * kararlı bir sosyalist oluşu hep göz ardı edildi. Filistin –israil sorununda İsrail karşıtlığı ona hep ayak bağı oldu. * ateist ama tanrıya karşı nüktedan, kuşkucu ve sabırlıdır. Profesyonel ateistler gibi saldırgan değildir. Başta kadınlar olak üzere her zaman bütün ezilenlerin yanında bir yazardı. Not: Ursula K. Le Guin tam bir Saramago hayranıdır. Kitapta Saramago severler için oldukça doyurucu yorum ve tartışmaların, tezlerin olduğu uzun bir bölüm vardır. Son: Okuyun derim…
Sözcüklerdir Bütün Derdim
Okuyacaklarıma Ekle
574 syf.
·
Puan vermedi
LOUİS-FERDİNAND CELİNE/ GECENİN SONUNA YOLCULUK-YKY yayınları……Çev: Yiğit BENER, 555 sayfa Ferdinand Bardamu’nun tüm yaşamında bir kez derinden duygulandığını, gerçekten acı çektiğini okudum. O da Amerika’da ve Ford fabrikalarında işçiyken onu daha önce hiç karşılaşmadığı bir biçimde pazarlıksız, içten, büyük bir şefkat ve iyilikle seven Molly ( hayat kadını sevgilisi) yle yaşadığı ilişki zamanında olmuştur. Bardamu ne Fransa’da tıp öğrencisiyken ne savaşın içindeyken ne Ford fabrikasında işçiyken ne Afrika’da geçim derdinde sürünürken ne de daha sonra Fransa’da yoksul mahallelerde hekimken asla bu denli hayatı ciddiye alıp acı çekmemişti. Ferdinan Bardamu’nun hayatı boyunca sevdiği bir insan olmuşsa o da Molly’dir diyebiliriz. Oysa kendisine aslında hiçbir kötülüğü olmayan başka bir sevgilisi Lola için hiç de iyi şeyler düşünmez. Genel olarak herkes kötüdür. Savaşta askerler, Afrika’da yerliler, işçiler, Amerika’da Molly dışında herkes, Fransa’da hastaları, müşterileri, yoksul mahallelerde yaşayanlar kısacası herkes kötüdür. Bu kötülükten Ferdinand da azade değildir. O da kötüdür. Ama bir farkla o, aynı zamanda anlatan ve gösterendir. İyilik-kötülük ölçüsünü eline geçirmiştir. İçindeki kötülüğün hesaplanamaz boyutunu kapatmanın bir yolu da dışındaki tüm yaşamı kötü ve değersiz göstermektir. "Kanla ve özdeyişlerle yazan, okunmak değil, ezberlenmek ister." Dr. Louis-Ferdinand Destouches ya da Céline (1894-1961), Gecenin Sonuna Yolculuk'u 1932'de yazdı. 1. Dünya Savaşı'nın ardından, ikincisine çeyrek kala. Kan kokuyor. Kan, yoksunluk, hastalık, ölüm, sıcak, tuvalet, yara, et, yine de kahkaha... Biz, tam yetmiş yıl sonra, yeniden indiriyoruz Yolculuk'u kızağından. Adını hiçbir şeyle birlikte anmadan, karşılaştırmalar yapmadan. Bir biçem, bir dil, gecenin sonunda insanlığın en aşağı katmanlarıyla bir yüzleşme, bizi içeri, daha içeri çeken, boynumuza parmaklarını geçiren, ısıran, tüküren, hırlayan, ölesiye korkan ve korkutan. Yani yaşayan. Bir kıpırdanma başladı bile, parmaklarımızın ucunda, gözeneklerimizden içeri sızan bir şey var. Böyle bir yüzleşmeye katlanabilecek mi insan? Gecenin Sonuna Yolculuk'un Türkçe çevirisini Yiğit Bener yaptı, yayımlanmasından tam yetmiş yıl sonra. Ortaya çıkan metni, Céline'in Türkçesini, Vüsat O. Bener, Erhan Bener okudu... ‘’Yolculuk etmek, çok işe yarar, düş gücünü çalıştırır. Gerisi yalnızca düş kırıklığı ve yorgunluktan ibarettir. Bizim yolculuğumuz ise tümüyle düşseldir. Gücünü buradan alır. Yaşamdan ölüme doğru gider. İnsanlar, hayvanlar, kentler, nesneler, her şey düşlenmiştir. Bu bir romandır, yalnızca düşsel bir öyküdür. Böyle buyurmuştur Litre* (Fransız hekim, filozof, dilbilimci), o ki asla yanılmaz. Kaldı ki herkes aynı şeyi yapabilir. Gözünü yummak yeterlidir. Yaşamın öbür tarafındadır bu.’’ diye başlıyor söze yazar… "gerçek denen şey bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. bu dünyanın tek gerçeği ölümdür. seçim yapmak gerek. ya ölmek ya da yalan söylemek için. ben kendimi öldüremedim asla!" Çevirmen Yiğit Bener’in tutkuyla bağlı olduğu, Hakan Günday’ın başucu kitabı ve okuduğu tek kitap olduğu söylenen bir romandan bahsedeceğim. Hatta Günday kitabı bir yılda okuyabildiğini, dönüp dönüp yine okuduğunu, üstelik Kinyas ve Kayra romanında her şeyi göze alarak bu kitaptan alıntı yaptığını söylediği bir romandır bu. Romana 15 sayfalık bir ön söz ile girebiliyor ve 18 sayfalık bir son söz ile de romandan çıkabiliyorsunuz. Romanlara ön söz, son söz yazmak pek alışkanlık olmasa gerek ama istisnalar varsa bu, Gecenin Sonuna Yolculuk türü romanlar ve Louis- Ferdinand gibi yazarlar içindir. Çünkü edebiyat dünyasında bazen baş belası yazarlar ve eserler(!) ortaya çıkar ki onlar onlarca yıl insanları uğraştırır, tartıştırır, kavga ettirir. Yok sayma, değerden düşürme, alaya alma, erteleme, hiçleştirme girişimlerinin tümüne başvurulan fakat bir türlü yok edilemeyen, zaman geçtikçe de değerlenen eserler vardır ki aynı odaklar için son çare eseri, herkesten daha güçlü bir şekilde ve tekellerine alarak sahiplenmektir. Bahis geçen eser ve yazar için de bu aşamaların tümü gerçekleşmiştir. Yok saymaların bazı gerekçeleri vardır elbet. Kimi yazarın dilini, anlatımını beğenmez ve bayağı, basit bulur. Kimi de 1.Dünya Savaşı’nda Nazi yanlısı tutumu ve bazı söylemleri için onu aforoz eder. Romandan bir örnekle bu tutumu somutlarsak : ‘’ BEN ALMANLARLA NİÇİN SAVAŞIYORUM (1.Dünya Savaşı için), BANA ONLARIN HİÇ ZARARI DOKUNMADI Kİ! Gecenin Sonuna Yolculuk, bu otobiyografik roman 1932 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya, ikincisine hazırlanırken yazıldı ve büyük ilgi gördü. Céline’in, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında antisemitizmi benimsemesi, 1951 yılında Fransız mahkemesi tarafından vatan haini ilan edilmesine sebep olan politik aykırılığı zaman içinde itibarını zedeledi ve yok olma noktasına getirdi. Eserin çevirisi de oldukça çarpıcı. Can Yücel tarzı bir çeviriden bahsedilir, hani otomat çeviriye karşı metni yerlileştiren hatta mahallileştiren çeviri türü. Yiğit Bener de öyle bir yöntem seçmiş olmalı ki yer yer romanı yerli sanıyorsunuz. Örneğin orijinal metni bilmememe karşın şu çevirinin otomat bir çeviri olmadığı kanaatindeyim : (sy. 202) ….bu korkuyu da içime annem salmış olsa gerek, kendine yonttuğu geleneğe bağlılığı sayesinde: ‘’Hırsızlık bir ekmekten, kahpelik bir öpmekten… Çingeneye beylik vermişler önce anasını asmış.’’ Hepimiz bu tür şeylerden kurtulmak için akla karayı seçtik. Vs. Cümleleri, tamlamaları, deyim ve deyişleri garipsemeden, ayrıksı ve yabancı hissetmeden okuyabildiğimiz bir roman çevirisiyle karşılaştığımız için çevirmene teşekkür etmeli. Bu anlamda çok başarılı bir çeviri olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu durum aynı zamanda eserin orijinalini de merak ettiren cinsten… Nihayet romana gelince: Roman kahramanı Ferdinand Bardamu, savaşa hiç inanmadığı halde tıp eğitimi gördüğü sırada (Fransa’da) hiç düşünmeden savaşa(1.Dünya Savaşı) katılır. Roman, yaşamı tamamen kaygısızca, çocukça, hesapsızca ve hiçbir ciddi, büyük, ulvi emel gütmeden yaşayan Ferdinand Bardamu’nun, şehrin ortasından geçip savaşa giden askerlerin arasına bir anda karar verip katılmasıyla kendini savaşın içinde bulmasıyla başlar. Bana göre romanın en güzel, akıcı, rahat okunan kısmı da burasıdır. Bardamu, savaşın ortasında savaşın anlamsız, katı, mantıksız, vahşi niteliğini hiçbir abartıya kaçmadan olduğu gibi yaşar ve anlatır. Almanlara karşı savaştığı halde onlara hiçbir kızgınlık ve nefret duymaz hatta sempatiyle anlatır onları. Fakat içinde olduğu Fransız ordusunun savaş sırasındaki çirkin yüzünü olduğu gibi anlatır. Savaş sahneleriyle başlayan roman, kahramanın savaştan sonra Afrika’da ekmek peşinde sürünmesi, ardından Amerika’ya gitmesi, Ford fabrikalarında çalışması ve son olarak Fransa’ya dönüp yarım kalan tahsilini tamamlayarak hekim olması ve hayatını hekim olarak sürdürmesi sahneleriyle tamamlanır. Hayatından bir sürü insan gelip geçer. Bunlardan Molly, Lola, Robinson ve yoksul mahallelerdeki bazı hastalarının isimleri hafızamızda kalıcılaşır Savaşın anlamsızlığını ve saçmalığını gören Bardamu; kutsallık, hamaset, ulvilik, kahramanlık, zafer sıfatlarının arkasına sığınan savaş severlerin kirli, bayağı iç yüzünü görünce bir an önce kaçmak kurtulmak ister …” Sizlere sesleniyorum, insancıklar, yaşamın salakları, dövülen, haraca bağlanan, ezelden beri terleyenler, sizi uyarıyorum, bu dünyanın kodamanları sizi sevmeye başladıklarında, bilin ki sizi savaş salamına çevireceklerdir… Bu kesin bir işarettir… Asla şaşmaz. Bu iş şefkatle başlar. ‘’ Gecenin içine itile itile, insan eninde sonunda bir yerlere varıyordur herhalde, diyordum kendi kendime. Teselliydi bu. Cesur ol, Ferdinand, diye yineliyordum kendi kendime, kendime destek çıkmak için, her yerden kapı dışarı edile edile, mutlaka hepsini, o pisliklerin topunu birden o kadar korkutan o numarayı bulacaksın ve o da gecenin sonunda olsa gerek. İşte zaten onlar da bu yüzden gecenin sonuna gitmezler! ‘’ Yazar çok ayrıntıcı geldi bana. Bıkmadan usanmadan gördüğü, karşılaştığı her şeyi anlatmış gibi. Bazı bölümlerde oldukça sıkıldığımı söyleyebilirim. Zor okunan bir roman bence. Yer yer derinleşen metinlerin daha çok hoşuma gittiğini fakat genel olarak dilin-anlatımın sıradanlığı, basitliği ve anlatımın aşırı ayrıntıcı yönlerini sevmediğimi bir kez daha belirtebilirim. Değeri tartışılsa da kimileyin el üstünde tutulsa da, başyapıt kabul edilse de esasında kendi adıma sevemediğimi söyleyebilirim.
Gecenin Sonuna Yolculuk
Okuyacaklarıma Ekle
224 syf.
·
Puan vermedi
CEHENNEM ÇİÇEĞİ-ALPER CANIGÜZ-roman,221 sayfa,april yayınları...polisiye gibi,2013 basımı... ''hakikat, bebeğim; ölümü aydınlatırken hayatı gölgeler.''... ve ''gölgesini kaybeden insan,gölgesinin kendine dönüşür.'' ve “elbette.” ceketini çıkartıp yanıma kıvrıldı babam. “sana eğlenceli bir masal anlatayım öyleyse.” “hayır. hüzünlü bir hikaye anlat bana.” “hüzünlü mü? niye ki?” “babacığım,” dedim. “sen de biliyorsun, vakit mutlu hikayeler için çok geç.” ve “bilirsiniz , insanlar doğar, ölür ve sonra büyür” ve daha nice hakikatli aforizma ile dolu bir roman. ancak malumatfuruşluk taslamadan olağan, doğal bir fısıltı gibi hayatın dudaklarından dökülen aforizmalar bunlar. o yüzden dokunaklı ve yürekte yaralayıcı etkileri var... ... alper canıgüz'ü bana bir yakınımın üniversiteli kızı tanıttı. son dönem romancılarımıza karşı mesafeli duruşumu bildiğinden: ''bu, bildiğin gibi değil, çok farklı, zeki, keyifli, hüzünlü...mutlaka okumalısın!'' dedi. ben de dozajında bir şüphecilikle aldım okudum. ve sonuç muhteşem.... alper kamu, henüz beş yaşında ama entelektüel ve her konuda yetişkinlerde olabilecek bilgi birikimine sahip, arada demlenen, sigara paketine doğru hafiften yekinen, psikoloji bilen, iyi düzey romanların okuyucusu, müthiş zeki, oldukça kaçık, cinayet büronun çözemediği karışık cinayetleri bir hafiye gibi takip eden ve sonunda mutlaka çözen, kendinden epeyce büyük kızlara gururlu bir erkek edasıyla aşık olup arada trip atan, rocon kesen, gözü pek, mahalle arası çete lideri bir çocuk... işte bu çocuğun, kötürüm bir çocuğun öldürüldüğü cinayeti ve eski bir aşk hikayesindeki muammayı çözdüğü bir hikayeyi anlatıyor roman. alper canıgüz, gerçekten bir solukta okunacak bir roman yazmış...enerjik, coşkulu, sık sık kıskandıran zeka kıvılcımlarının sergilendiği bir roman. romanın bir öncesi de ''gölgeler ve rencide ruhlar'' romanıymış. aslında ondan başlamalı,birbirinin devamı gibi kurgulanmışlar ama ben bu romanı başa aldım. alper canıgüz, bir macera-polisiye hikaye anlatır gibi yapsa da yarattığı orijinal ve bir hayli renkli karakter olan alper kamu' nun her bireysel davranışının altına politik ve felsefi yansımaları sıkıştırarak polisiyenin klasik sınırlarından taşan bir roman yazmayı başarmış... bir 'şeytan çocuk'' alper kamu. insanın ruhunun içinden geçen bütün iyi-kötü, sırlı-sırsız, adice-onurluca,düşkünce-soyluca duyguları hiç çekinmeden ve patavatsız tavrıyla açık ediyor. tam bir baş belası. ama aynı zamanda kendini sürekli izlettiren parlak,şaşırtıcı bir muamma... yazınımız gerçekten iyi bir yazar kazanmış. umarım bu yeteneğini daha ağır, derin, zorlu temalar üzerinde de dener ,alper canıgüz.... not: mutlaka okuyun derim, pişman olmayacaksınız...
Cehennem Çiçeği
8.6/10 · 4.693 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
250 syf.
·
Puan vermedi
ORHAN KEMAL/KAÇAK)roman)316 sayfa...altın kitaplar serisinden,1970'te basılan baskısından... bir sahafta görmüştüm, orhan kemal'in 'kaçak'romanının ilk basımını ve aldım. roman 1970'te yazarın son romanı olarak basılıyor. yazar romanını 'hanımın çiftliği'romanının devamı gibi kurguluyor.romanda sık sık 'hanımın çiftliği'ni anımsatan göndermeler yapar,olayı hatırlatan cümleler kurar. toplumcu gerçekçi romanımızın en önemli yazarıdır orhan kemal. yoksul,sürgünde,her çeşit işte,beş yıl hapiste ve ömür boyu geçim darlığı içinde geçen bir hayatı 56 yıl gibi kısa bir sürede tamamlar,yazar. orhan kemal, hikayede araya girmeleri hiç sevmez. o, romanını diyaloglarla kurar. bir diyalog ustasıdır. psikolojik tahlilleri, karakter oluşturmayı betimlemeler üzerinden yapmaz. bunu daha çok çağıl çağıl akıttığı diyaloglarıyla başarır ki bu oldukça özgün bir metottur. orhan kemal,romanlarında çok iyi bildiği çukurova'yı,insanını,iş yaşamını,kır-köy hayatını, yoksulları,dışlanmışları, düzenin ezdiklerini anlatır. bir düşünsel arka plana dayansa da propaganda yapmayı, ajitasyonu sevmez, yazar.bir karakter çizme ustasıdır orhan kemal. 'bekçi murtaza' gibi ölümsüz bir karakter kazandırmıştır edebiyatımıza. ki bu, yetenek çok az yazara nasip olur. bu aralar roman okurken ister istemez son dönem romancılarımızla, eski ustaları karşılaştırıyorum. geçen haftalarda bir değerlendirmede bulunmuştum, kültürel,sanatsal,düşünsel dünyamızın sığlaştığı-kısırlaştığı-içeriksizleştiği gide gide niteliksizleştiği ile ilgili. orhan kemal'i okurken bu saptamamın doğru olduğuna iyice kani oldum. çağın değişim gücünün önünde durmaya, değişmezleri sıralamaya-savunmaya niyetim yok elbette ama değişimden kast edilenle,değişimin bize yansımış ve bizde görünür hale gelen biçimini de savunacak değilim. yeni yazarlarımızın en başta yaşantı eksikliğinden, yaşanmışlıklardaki derinleşememeden, düşünsel tembellikten,iyi okur olamamaktan,geçmişin birikimini sindirememekten,sığlaşmaktan, dille ilişkilerinin zayıf olmasından, kolaycılıktan, çağın kavramsal boşluğu ve loşluğundan kaynaklanan sorunları olduğunu ve bunun da santsal/edebi alana ciddi bir niteliksizleşme olarak yansıdığını düşünüyorum. ancak mevcut klanlaşma,akranlaşma,cemaatleşme,kayırma ve kollama kültürünün perdelediği bir mevcudu net görememe durumuyla karşı karşıyayız. afişe edilen, öne çıkarılan, çok satan, övgüler dizilen ürün ve sanatçılarla ilgili ciddi itirazlarım var. bu alanın bilinçli bir biçimde niteliksiz ürünlerle,buna dayalı algı oluşturmalarla boşaltıldığını,anlamsızlaştırıldığını düşünüyorum. neyse, bu konuyu ayrıca bir yazı konusu yapıp romanımıza dönelim: kitabın baş karakteri olan hacer'in oldukça acılı bir geçmişi vardır.çok küçük yaşta annesini kaybetmiş ve üvey babası tarafından taciz edilmiştir ve bu olaydan sonra ev sahipleri olan iki yaşlı tarafından yetiştirilmiştir. genç yaşta evlenmiş ve kocası tarafından elinde bebeğiyle ortada bırakılmıştır.kocası iş gerekçesiyle gittiği yerden bir daha dönmemiş ev yedi yıl boyunca arayıp sormamıştır. kendisi de geçimini sağlayabilmek için otellerdeki çamaşırları yıkamaktadır mahallenin zengini olan habip ağa'nın yeğeni ve serserinin teki olan topal duran'ın hacer'de gözü vardır ve onu hiç rahat bırakmaz. bir gün hacer'in kapısından içeri omuzundan yaralı, iri yarı bir adam girer. hacer adamın yarasını sarar ve evine alır. adam kanlılarından kaçtığını söyler halbuki kendi kasabasında muzaffer adındaki ağanın yaptığı pisliklere dayanamamış, onu öldürmüş ve çiftliğinin yakılmasında ön ayak olmuştur. hacer oğluna bu adamı babası olarak tanıtmış, mapustan kaçtığını uydurmuş ve evlerinde olduğunu kimseye söylememesini tembihlemiştir. zamanla bu iki genç birbirlerinden hoşlanmışlar ve beraber olmuşlardır. günlerden bir gün topal duran hacer'e asılır ve hacer şikayet etmek için jandarma karakoluna gittiği sırada habib'in resmini görür ve kanlıları diye bir olaydan dolayı kaçmadığını ve asıl gerçeği öğrenir ama onu ihbar etmez. içlerinde birbirlerine karşı gelişen şüphelere rağmen sevgileri baskın gelir ve kasabadan ayrılıp büyük şehre gitmek için planlar yaparlar. birkaç gün sonra jandarmanın eline muzaffer'i öldüren kaçağın kasabada saklandığına dair haber ulaşır. bu haber kasaba içine yayılır ve hacer'in kulağına kadar gelir.hemen eve dönecek ve bu haberi habib'e ulaştıracaktır ama daha önce akşam için eve ormandan çalı çırpı, yakacak toplaması gerekir.bu sırada topal duran haceri sıkıştırır. hacer ile boğuşmaları sırasında hacer, topal duran'ı karnı ve kasığından bıçaklar. bu olay tüm kasabanın diline dolanır ve hacer bir anda kahraman olur. hacer sorgulanmak üzere şehre götürülür.bu sırada tüm evler aranmış, bir tek hacer'in evi kalmıştır. kaçak, tavan arasına saklanıyordur.evi arayan jandarmalar zifiri karanlık yüzünden adamı gözlerinden kaçırırlar. hacer'in suçsuzluğu da kanıtlanmış ve serbest bırakılmıştır. başka şehre gitmek için evi satarlar ama hacer'in oğlu hüseyin kaçağın evlerinde olduğunu baş düşmanı şerife'ye istemeden söylemiştir. şerife hemen jandarmaya ihbar eder ama habip artık kaçmıştır. roman bir umutla bitmiştir. sonuç: orhan kemal gibi bir ustayı okumak, okuyucusu için bir ayrıcalık olmalıdır....mutlaka okuyun....
Kaçak
8.0/10 · 376 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
...
56 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.