"Yer demir, gök bakır ise de mi?”
"Hatta ev tamtakır ise de!"
"Ne yapmalı?”
"Kalp rızıklarının veren eli olmaya bakmalı!" "Nasıl?”
"Dilini muhafaza ederek!"
Ha bir tuz parasıyla hacca giden ha bütün yolun azığını sırtına yükleyip yola çıkan; rızkı veren Allah'tı ve Allah'a güvendikten sonra gelmişmiş, gitmişmiş, kazançmış, dünyalıkmış, azmış, çokmuş deyip durmanın pek de önemi yoktu. Alayın çevresindeki sebilciler işte, ikram etmek için birbirleriyle yarışmıyorlar mıydı? Her bireri gönüllerinden gelen yüceliği avuçlarıyla dağıttıklarını düşünerek...
"Onların elleri Allah'ın hazineleridir evlât, hiç azalmaz, gitgide bereketlenir!"
"Tamamen masum kimse olmadığı gibi tamamen suçlu kimse de yoktur.”
Bozuk bir plak gibi zihninde bu cümle dönüp duruyordu. Görevini yerine getirmek için sadece bu cümlenin yeterli olduğuna inanıyordu. Sokağın ortasında durdu ve gökyüzüne baktı. Bedenindeki parçaların kimlere ait olduğunu gözden geçirdi. Bu durum, aslında onun misyonunu temelden bozan bir gerçeğe işaret ediyordu. Zira öldürdüğü her suçlu aynı zamanda bir kurban, bir mağdurdu. Kimilerinde mağduriyet oranı suçluluk oranını bile aşıyordu. Bazen durum tamamen belirsizleşiyordu. O yüzden suçlu birinin organını alıp bedenine takacağı zaman fazla tereddüt etmiyor, içinden "Belki daha çok mağdur biridir,” diye geçiriyordu.