Benim sorduğum soru -ki beni elli yaşında intiharın eşiğine getirmişti- sorulabilecek en basit soruydu ve budala bir çocuktan tutun da bilgeler bilgesi bir yaşlıya kadar herkesin ruhunda yatan şeydi. Bu, insanın cevabını bulmazsa yaşayamayacağı türden bir soruydu ve ben gerçekten tecrübelerimle öğrenmiştim. Soru şuydu: Bugün yaptıklarımın ve yarın yapacaklarımın sonunda ne olacak? Hayatımın tamamının sonucunda ne olacak?
Er ya da geç yaptığım işler -her ne iseler- unutulacak ve ben var olmuyor olacağım. O hâlde daha fazla çabalamak niye?
İnsan bu! Gerçeği nasıl olur da görmez? Nasıl yaşamaya devam eder? Şaşırtıcı olan, işte budur! İnsan ancak hayattan sarhoş olmuşsa yaşamaya devam edebilir. Kişinin ayılır ayılmaz her şeyin basit bir aldatmaca olduğunu görmemesi imkânsız!
Hayatım durma noktasına gelmişti. Soluk alabiliyor, yiyebiliyor, içebiliyor, uyuyabiliyordum. Bunları yapmamak zaten elimde olan bir şey değildi. Ama yaşamıyordum. Çünkü gerçekleştirmeyi mantıklı bulabileceğim hiçbir arzum yoktu.
İlkin önemsiz rahatsızlık belirtileri ortaya çıkar -ki hasta kişi bunları hiç umursamaz- sonra bu belirtiler gitgide daha sık ortaya çıkmaya başlar ve birleşerek kesintisiz bir ızdırap sürecine dönüşür. Izdırap artar ve hasta adam ne olup bittiğini anlamadan, ufak bir rahatsızlık sandığı şey, onun için çoktan dünyadaki en önemli şeye -ölüme- dönüşmüştür bile.