Ölümün varlığı, aslında yaşamı daha çok hissetmenin kapısıymış.
İrvin Yalom hem kendi korkularını hem de danışanlarının ölümle yüzleşme süreçlerini bizimle paylaşıyor.
Kitapta en çok dikkatimi çeken şey, ölüm korkusunun aslında çok yaygın ama çoğu zaman sessizce yaşandığıydı. Yalom bunu bastırmak yerine görünür kılmaya çalışıyor. Çünkü diyor ki, ölümü konuşmadığımızda değil, onunla yüzleştiğimizde özgürleşiyoruz.
Gerçek danışan öyküleriyle örülmüş olması, kitabı çok daha samimi ve etkileyici hale getiriyor. Her biri farklı yaşlardan, farklı korkulardan ama ortak bir noktadan geçiyor: “Yaşamı yeterince yaşadım mı?”
Mardin’i daha önce görmüştüm, Mor Gabriel Manastırı’nın taşlarına ellerimi sürmüştüm. Ama bu kitabı okuduktan sonra içimde tekrar gitme arzusu kabardı. Bu kez sadece görmek değil, hissetmek istiyorum. O taşlarda yankılanan duaları, suskunlukla anlatılan hikâyeleri duymak istiyorum. Belki de bu yüzden “Kavim” yalnızca bir polisiye değildi benim için. O toprakların tarihini, inancını, acısını iliklerime kadar hissettiğim bir hikayeydi.
Kitapta geçen şu cümle mesela:
“Bazen bir halkın en büyük suçu, sadece var olmasıdır.”
Bu satır içime oturdu. Çünkü yaşananları susturmakla yok saymak arasındaki farkı bize gösteriyor.
Nevzat’ın geçmişle bugünü birbirine bağlayan arayışı, bana da bazı kapalı defterlerimi düşündürdü. Her şüphe, biraz da kendimize tuttuğumuz aynaydı aslında. Bir Hristiyanın ölümüyle başlayan bu yolculukta, aslında insanın inancını, vicdanını ve ait olduğu kimliği sorgulaması vardı.
Ben en çok şunu düşündüm:
Bir insan doğduğu dinle mi insan olur, yoksa kendi seçtiği inançla mı?
Ve din sadece inanç mıdır, yoksa bir hafıza, bir kültür, bir yara izi mi?
Bazen en çok sevdiğim insan, canımı en çok acıtan oldu. Onu sevmek kolay değildi, unutmaksa hiç kolay olmayacak gibi duruyor. Ama ben onu gerçekten sevdim. Kalbimi verdim, bekledim, sustum, sarıldım, affettim… elimden gelenin fazlasını yaptım. Ama o hiçbir zaman benim gibi sevmedi. O, başka birini severken beni yanında tuttu. O, benim kollarımdayken bile başka birini özleyebildi.
Ben onun için çabalarken o hâlâ geçmişine bağlı kaldı. Herkese gülümserken benim içimdeki gözyaşlarını görmedi. Ve ben artık çok yoruldum.
Ben onunla savaşırken, o bambaşka cephelerdeydi. Bir gün bana sarılıp “iyi ki varsın” dedi, başka bir gün bana “ben onu hâlâ seviyorum” dedi. Bu iki cümle aynı kalpte barınamaz. Ve ben bu çelişkinin ortasında paramparça kaldım. Her şeyime rağmen gidemediğim, kalmakla da yara aldığım bir yerdeydim.
Beni yaralayanı affetmek zorunda değilim ama kendimi iyileştirmek için yürümeye mecburum. Ve artık, o yolda sadece kendimle yürüyeceğim.
" Sen benim için daima tek varolan şeysin.
Dikkat et, en çok demiyorum, tek diyorum. Senden başka hiçbir şeyim yok. Hiçbir şeyim olmasını da istemiyorum."
Seninle yaşayamadığım her ihtimal, içimde sonsuza dek kapanmayan bir yara gibi… Olmamış bir hayatın, atılmamış bir adımın, tutulmamış bir elin acısı gibi. Her şey yerli yerinde gibi görünse de, içimde bir yerde hep sen eksiksin. Birlikte uyanamadığımız sabahların, gözlerine bakamadığım anların ve susarak susturamadığım sevgimin ağırlığıyla yaşıyorum. En çok da seninle hiç yaşanmamış anıların hayali yakıyor beni… çünkü bazen yaşanmadık olan, yaşanandan çok daha fazla acıtır.