Tüm çıkış noktalarının, balmumuyla tıkanmış gbi olduğu bir zaman gelir. Odanda oturur, genzini tıkayan, gözlerinin ardındaki gözyaşı torbacıklarında tehlikeli bir biçimde sıkışan iğne iğne batan acıyı hissedersin. Tek bir kelime, tek bir hareket ve içine attığın her şey -iltihaplanmış dargınlıklar, kangren olmuş kıskançlıklar, tatmin edilmemiş arzular- öfkeli, aciz gözyaşlarıyla, bilhassa herhangi birini hedef almayan mahçup hıçkırıklar ve zırıltılarla patlak verir. Hiçbir kucak seni sarıp sarmalamaz, hiçbir ses “Şşt, üzme kendini. Uyu haydi.” demez. Hayır, bu yeni ve korkunç özgürlüğünde az uykudan ve gergin sinirlerden kaynaklanan o tehlikeli uyarıcı sancıyı ve bu sefer çıtanın çok yükseğe konduğu ve yükün gitgide arttığı duygusunu hissediyorsun.
Bir çıkış noktasına ihtiyacın var ve hepsi tıkanmış. gece gündüz, kendi kendine ördüğün o daracık, karanlık hapishanende yaşıyorsun. Ve işte bugün, içinde köpüren ve duvardaki bir sızıntı gibi büyüyen o müthiş yığını serbest bırakamazsan, patlayıp parçalarına ayrılacağını hissediyorsun. Bu yüzden alt kata inip piyanonun başına geçiyorsun. Bütün çocuklar dışarıda; ev sessiz. Bastığın tuşlardaki sert akorların sesleriyle omuzlarındaki büyük ağırlığın bir kısmının gittiği rahatlığına kapılıyorsun.
İkimiz birken her şeye göğüs gerebilirdik en azından ben yapabilirdim. Tam olarak her şeye değilmiş demek ki öyle olsa geri dönerdi. Her neyse o gitti ve ben kendimden yine yoksun kalacağım. Dağıldım.