Ahmet hep kaçıyor. Ama insanoğlu kendinden kaçabilir mi? Nereye giderse gitsin aklını da kalbini de yanında taşımıyor mu?
Meczup’u okurken beni en çok etkileyen şeylerden biri, hikâyenin içindeki türküler oldu. Yazarın tavsiyesine uyup o türküleri dinleyerek okudum. Sayfalar ilerledikçe boğazım düğümlendi, bazı satırlarda uzun uzun durup düşündüm.
Meczup, deli demek değil. Sevdayla başka bir hâle bürünmek, aşkın insanı değiştirmesi demek biraz da… Kitapta sevda var, edep var, özlem var. Aslında hepimizin bildiği o kavuşamama hikâyesi var. Fakat Fatih Duman’ın farkı, bu hikâyeyi anlatış biçiminde saklı.
Kullandığı dil, kurduğu cümleler, karakterlerin konuşmalarındaki incelik ve edep kitabı bambaşka bir yere taşıyor.
Bir çırpıda okuyabileceğiniz kadar akıcı ama bitirdikten sonra uzun süre zihninizden çıkmayacak kadar derin bir hikâye…
Kitap boyunca şu soru aklımdan çıkmadı:
Sevmek beklemek midir?
Ya da sevmek biraz da cesaret işi midir?
Çünkü herkes sevdiğini söyler ama herkes sevemez. Özellikle günümüzde sevgi o kadar kolay telaffuz ediliyor ki, gerçek sevginin ne olduğunu unutmaya başlıyoruz.
Bana göre Fatih Duman bu kitapta sevgiyi yeniden hatırlatıyor:
Sevgi cesaretti. Sevgi beklemekti. Sevgi emekti.
Okuyacak olanlara gönülden tavsiye ederim.
Meczup’la deli aynı değil. İkisi de aklına yitirmiştir denir ama aklına terk edenlere deli denir de gönlünü bulanlara meczup. Aşıklara deli diyenin aklı yoktur.