Yu Hua’nın Yaşamak romanında Fugui’nin hayatını okurken kendimi adeta bir çağlayanın içine bırakmış gibi hissettim. Hikâye öyle güçlü, öyle sade bir dille anlatıyordu ki, sayfalar akarken insanlığın ortak kaderini düşündüm: Hangi milletten, hangi dinden olursak olalım aynı hataları yapıyor, benzer acılardan geçiyor ve yine de herkes yaşadığından aynı dersi alamıyor.
Fugui tam da bu noktada çok gerçek:
Geçmişini suçlayarak değil, geçmişiyle yüzleşerek yaşayan biri. Yaşadıklarını anlatmak ona bir çeşit nefes oluyor; sanki anlattıkça hayatını bir kez daha, daha doğru bir şekilde yaşıyor. Belki de bu yüzden hikâyesi beni pençelerini ağaca geçirmiş bir kartal gibi içine çekti, bırakmadı.
En çok da oğlunu dövdüğü an içime oturdu.
Bir babanın hatasıyla yüzleşmesi, duyduğu suçluluk, sonra çocuğuna kendini affettirmeye çalışması… Bu kadar sade bir dille nasıl bu kadar derin bir acı hissettirebilir bir yazar?
Oğulun babasına karşı tepkisi ise bambaşka bir psikolojik derinlik taşıyor. Çocuğun korkusu, sevgisi, utancı… Hepsi bir aradaydı.
Eşine hamileyken uyguladığı şiddeti yıllar sonra düşünüp bunun ağırlığını hissetmesi, “vurulmazsa yetersiz hisseden” bir baba figürünün aslında içten içe ne kadar kırılgan olduğunu anlamak… Roman sadece bir adamın hikâyesi değil; bir toplumun çöktüğü, direndiği, değiştiği yılların insan üzerindeki iziydi.
En çok içimi delen sahnelerden biri de oğlunun yarışmayı kazandığı gündü.
Babasını döverken gören arkadaşlarının ne düşüneceğinden korkması… Bir çocuğun gururu, sevgisi, utancı… Hepsi bir çizgi gibi kalbime kazındı.
Bu kitap bana şunu düşündürdü:
Bir evladın sevgisi, bir ebeveynin beklentisi; aile bağlarının gücü ve bazen kırılganlığı… İnsan neden yaşar? Ne için direnir? Yaşamak sadece nefes almak değil; acının, pişmanlığın, sevginin,