Hepimiz her sabah ev dediğimiz bir prizmadan çıkar, gitmek istediğimiz yere ulaşmak için kare, dikdörtgen başka bir prizmaya biner ve başka iş dediğimiz bir prizmaya ulaşmaya çalışırız. Bilinçli ya da istemeyerek koşullandırılmışızdır artık günlük iş ritüellerini yerine getirmek için. Sabah erken kalktığımız için yüzümüz asık ve donuktur, akşam eve dönerken argın ve yılgınızdır. Daha iyi yaşayabilmek için daha çok kazanmaya çalışırız, ama asla yeteri kadar kazanamaz ve ileri ki dönemlerin hayallerini kurarız. Lakin döndüğümüz yer yine bir prizmadır. 21. yüzyıl insanı geleceğin kâhinidir, neden mi? 30 yaşındaki memura 40 yaşında ne yapıyor olabileceğini söyleyebilirim. Çünkü o kadar monoton bir hayatın bireyleriz.
“...kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir. #Nietzsche” (Alıntı #48614723 )
Köyden şehre gelmek bir kurtuluş olarak görünen bir dönemde şehirden köye dönmenin imkânsızlığını tadan birçok birey vardır. Şehirleşmenin de hızla ilerlemesi, toplu taşımaların artışı, ticari taksilerin çoğalması ve hepimizin yıllarını vererek aldığımız son model arabaları ayaklarımızın değerini öldürmekten başka bir şeye yaramamaktadır. 15-20 sene evvel bir toplu taşıma aracına binmek için yürünen 20 dakikalık mesafelerimiz 1 dakikaya indirgenmiştir. Sözde hizmet olan bu belediyecilik tutumu aslında kendi uyruğuna yapılmış zulümdür. Aceleci hallerimiz sadece bir koşuşturma sürekliliği yaratmaktadır. İşe yetiş, otobüse yetiş, yemeğe yetiş, eve yetiş derken düşünmek için bize bırakılan zaman hiç olmadığı kadar azalmış ve bu ulaşım yakınlığı sayesinde ise kökten silinmiştir.
En son ne zaman yumuşak bir toprağa ayak bastığınızı hatırlayın, oradaki dinginliği, huzuru ve hiçliği düşünün. Nasılda bu sensin değil mi? Uzunca bir ufuğa gözlerini