O, ulaşamadığım bir gökyüzü gibi… Ne kadar yükselsem de değemediğim, ne kadar baksam da doya doya göremediğim.
Başımı her kaldırışımda onu görüyorum. Bazen bir bulutun kenarında, bazen gecenin en sessiz yerinde, bazen de tam kalbimin ortasında…
Elimi uzatıyorum, sanki bir adım daha atsam bana dönecekmiş gibi. Ama olmuyor. Aramızda görünmeyen uçurumlar var. Ben geçmeye çalıştıkça, o biraz daha uzaklaşıyor.
Güneş gibi… Varlığı içimi ısıtıyor, ama uzun bakınca canımı yakıyor.
Ve ben, bir ömrü onun etrafında dönerek geçiriyorum. Öylece dolanıyorum etrafında; bir yabancı gibi, bir dua gibi, bir günah gibi…
Kendi yolunu kaybetmiş bir gezegen gibi… Ne kopabiliyorum, ne kavuşabiliyorum.
Bazen “git” diyorum kendime. “Kaybol, unut, eksil ama kurtul.”
Sonra bir yerde sesini hatırlıyorum, bütün yollar yine ona çıkıyor.
İnsan nasıl vazgeçer ki… Birini sadece sevmekten değil, onu düşünerek yaşamaya alışmışken?
Biliyorum, hiçbir zaman benim olmayacak. Belki adı bile bana ait olmayacak. Ama kalbim hala, en büyük mucizeyi bekleyen bir çocuk gibi, bir gün dönüp bana bakacağı ana inanmak istiyor.
Ve en acısı ne biliyor musun? Ben onunla bir hayat istemiyorum artık… Sadece içimdeki bu yangın biraz dinsin istiyorum.
Çünkü bazı insanlar vardır; sarılmaz, ait olmaz, kalmaz… Ama yine de insanın içinde ömür boyu gitmez.
Ve insan, sevdiğine kavuşamayınca değil; onu içinde öldüremeyince tükeniyor.