Kehribar Geçidi benim için yalnızca bir tarihi roman olmadı. Kitabı okurken en çok etkilendiğim şey, dönemin sosyal hayatının, siyasetinin, hukuk anlayışının ve inanç çatışmalarının böylesine canlı ve sahici aktarılmasıydı. Roma’nın taş sokaklarında yürüyen insanların korkuları, iktidarın dili, adaletin güce göre şekillenmesi ve insanların inançları uğruna ölüme gönderilmesi… Bunların hiçbiri bugüne aslında uzak değil.
Belki artık meydanlarda ölüm cezaları yok, ama insanlar hâlâ kimlikleri, fikirleri ve inançları yüzünden bedel ödüyor. Bu yüzden roman, geçmişi anlatırken bugünün aynasına dönüşüyor. Yüzyıllar geçse de insanın değişmeyen tarafıyla yüzleştiriyor bizi.
Beni en derinden etkileyen bölüm ise onların uyandıkları andaki yabancılık hissiydi. Zaman değişmişti ama insanın hakikati arayışı değişmemişti. O sahnelerde yalnızca karakterlerin şaşkınlığını değil, insanın dünyaya her çağda yeniden uyanışını hissettim. Sanki roman, “çağlar değişir ama insan ruhunun yalnızlığı aynı kalır” diyordu.
Nazan Bekiroğlu’nun dili ise kehribar gibi; ağır, parlak ve içinde zamanı saklayan bir dil. Bu yüzden Kehribar Geçidi biten değil, okurun içinde uzun süre yaşamaya devam eden kitaplardan biri oldu benim için.