Solaris insanoğluna sonsuz bir meydan okuma olarak kalacaktır.
Kızıl gün doğumunun ışıkları pencerelere vuruyor, camlar adeta alev alev yanıyordu. Odaya mavimsi bir gölge düşmüştü ve bu gölgenin dışında kalan her şey bakırdan yapılmış gibi görünüyordu. Odada, düşünmekten neredeyse kafayı üşütecek olan Kelvin ile sanki zihninde köpüklenen suyun durulmasını beklercesine, sabit ve düşünceli bir şekilde duran Harey vardı. Bulunduğumuz istasyon ise bir çiçeğin yapısı anlatan; bir disk, merkezinde dört kat bulunduran (Taç yaprak), çevresinde ise iki kat bulunan ( Çanak yaprak) bir yapıydı. Diğer sakinleri Sartorius ve Snaut idi. Sartorius, gizemli bir hasır şapkaya sahip bir varlık ile vakit geçiriyor ve adeta hikikomori sendromuna sahip biriymiş gibi yaşıyordu. Snaut ise geçmişinde canlanan acılar ile yüzleşiyor; istasyona yeni gelen Kelvin ile sohbet girişimlerinde bulunmaya çaba gösteriyordu.
Her biri, zamanın etkisi ile üzeri kapanan, bilinç dışı üretilen fikir ve eylemlerin içeriye tıkıştırıldığı kuyu ile ilgilenmek zorundaydı. Zira Solaris, tüm o kuyuların taşmasına sebep olmuş; sonucunda yaşanan felaketleri seyre koyulmuştu. Bir insanın özgür iradesi ile inşa ettiği yaşamının sınırlarını umursamayan, hiçbir güç kalkanının engelleyemediği bir güçtü; Solaris. Kuyuların taşmasının ardından ziyaretçilerinde gelmesi gecikmedi. Her bir ziyaretçinin manevi değeri ayrıydı. Geri gelen ziyaretçiler ya da meftunlar, tek bir ortak gaye ile harekete geçme çabası içerisindeydi; Vicdan azabı.
Nedir bu vicdan azabı? Bir başkasına yapılan hareketten duyulan pişmanlık, değil mi? Peki ya bu pişmanlıktan dolayı kişinin yüzleşmesi gereken bedelin ölçütü neydi? İnsanlık tarihinden beri her insanın ağzına pelesenk olmuş bu sözcük, doğası gereği her bir insanın yaşamına bulaşmış