“Ölümü yadsımak, yaşamı yadsımanın en güçlü göstergesi. Ölümlü olduğumuzu, öleceğimizi hemen hiç düşünmeyerek kendimizi zihinsel bir deli gömleği içine sokuyoruz. Yaşadığımız, kokladığımız, gördüğümüz, dokunduğumuz her anın bir daha gelmeyeceğini hissettiğimiz anlar o kadar az ki. Yaşamı böylesine özel, böylesine benzersiz kılan şey her şeyin yalnızca bir kez olması. Ölümün bilincinde olmayan insan, yaşadığının bilincinde değildir. Her anımız ölüm unutkanlığı içinde geçiyor.”
Uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle baş edemeyen kişilerdir aynı zamanda. Bu insanlar, gün boyunca, her şeyi izlemekle oyalanırlar. Oysa gece izlenecek bir şey yoktur. Sadece, yaşamın o belirgin sesi duyulur içten içe. Gündüzden soyutlanıp, kurtulmuş olan anlamsızlık, artık saklı değildir. Hayatta olma bilinci daha güçlü bir şekilde hissettirir kendini, ölümün varlığı da öyle. ”Yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.
İnsanın kasıtlı olarak, bilinçli olarak zararlı, anlamsız, hatta son derece ahmakça bir isteğe kapıldığı yalnızca tek bir durum vardır. Bu, ne kadar anlamsız olursa olsun, isteme hakkına sahip olmak, yalnızca akla uygun olan şeyleri istemek zorunda olmamak isteğidir.
Bana en çok dokunan, her yerde ve her zaman haklı veya haksız bir çeşit doğa yasasına boyun eğer gibi herkesten önce kendimi suçlu görüyor olmamdı.
Bu, ilk olarak, çevremdeki herkesten daha akıllı olmamdan kaynaklanıyor.