Bu kitabı okurken aslında insanlığın en karanlık dehlizlerinde, kadına yönelik küresel ve sistematik şiddetin anatomisinde yürüdüm. Dışarıdan bakıldığında son derece saygın, güçlü ve köklü görünen devasa bir ailenin, kendi içinde nasıl çürüdüğünü ve ne büyük canavarlıklar sakladığını okumak tüylerimi ürpertti. Bir çocuğun en güvende olması gereken ebeveynlerinden korunmak zorunda kalması, o duvarların arkasındaki iğrenç sırlar bu hayatta tanık olunabilecek en büyük trajedilerden biri.
İşte toplumun ve bu büyük ailenin kadını her alanda baskılayan ikiyüzlü düzenine karşı Lisbeth Salander, dahi zekasıyla muazzam bir başkaldırı temsil ediyor. Alıştığımız o "kurban" rollerini elinin tersiyle iterek, o karanlık geçmişin ve katillerin hesabını kendi yöntemleriyle soruyor.
Tabii ki bu devasa gizemi aydınlatırken Mikael Blomkvist’in sarsılmaz gazetecilik inadını ve araştırmacı başarısını da göz ardı edemeyiz. Mikael’in kadınlara karşı o doyumsuz ve bencil zaafları karakterinin eleştirdiğim bir yönü olsa da, adalet arayışındaki emeği yadsınamaz. Bu iki karakter bir araya geldiğinde durdurulamaz, birbirini tamamlayan muazzam bir güç oluşturuyorlar. Hikayeyi asıl sırtlayan da zaten bu ortak zekanın başarısı.
Bu kitap sadece bir cinayet çözme hikayesi değil; büyük ailelerin, güçlü kurumların maskelerini düşüren ve toplumsal kirleri Salander ile Mikael'in o unutulmaz iş birliğiyle yüzümüze çarpan sarsıcı bir başyapıt.Bence şans verilmesi gereken bir eser.