İlk cümleler hep zordur, o ilk cümle bir bulunsa gerisi çorap söküğü gibi gelecektir ama sanırım marifet de güzel bir başlangıç yapabilmekte. Güzel bir inceleme ile geldim.
Uğultulu Tepeler ne zamandan beri okumayı düşündüğüm bir kitaptı. Bir hediye vesilesi ile kütüphaneme ve zihnime kazandırılan çok sürükleyici bir kitap olarak bendeki yerini aldı.
Kitaba karşı ilgimin artmasını sağlayan kitap ise Üst Kattaki Deli Kadın. Okuma tarzıma hitap etmeyeceğini düşündüğüm ama beni bu kadar şaşırtan ender kitaplardan biri olmuştur kendileri. Onu da memnuniyetle tavsiye ediyorum bilhassa Brontë kardeşler ile ilgilenenler ve bilgi sahibi olmak isteyenler için.
Neyse efendim geleyim Uğultulu Tepeler' e. Kitabın başından son sayfalara değin yüzü gülmeyen insanların hikâyesi diye kitabı özetlersem sanırım kitaba haksızlık etmiş olmam. Genelde kitap incelemelerinde içerik verilmesinden yana değilimdir daha çok bendeki duygularını ve hissiyatlarını anlatmayı severim ama bu kitapta bu tavrımı bir kenara bırakmak durumunda kaldım. İçerikte hoşuma giden detaylar var. Sizlerle onları paylaşmak istiyorum:
Öncelikle kitap mutlu sonla bitiyor hem de benim olmasını istediğim bir mutlu sonla bitiyor:)) 366 sayfalık bir kitabın 360 sayfası bir kere bile mutluluk vaadetmezken son 6 sayfa ile kurgu toparlamış ve güzel, mutlu bir son ile okuruna arka kapağını kapattırmıştır. Yaşanan acıların ise mutlu bir son yeşertmesi beni memnun etti.
Kitabı okurken genelde sevdiğimiz ve sevmediğimiz karakterler zihnimizde ve kalbimizde belirir. Bu kitapta sevdiğim karakter pek olmadı yani o kadar devingen ruhlular ki detaylara bakıldığında aynı hissiyatta kalamıyorsunuz karakterler hakkında. 366 sayfanın tamamına baktığımda ise en esaslı sevdiğim karakter Nelly idi.
Tam adı ile Bayan Ellen Dean.
Bir başka
Düşüncelerim çok yoğun, hangi kısmından başlayıp dokusam bilemedim.Bir şekilde aldım elime tığı, başladım zincire.
Efendim, öncelikle kitabı beğenip beğenmediğimden ziyade fikirlerimi gelişigüzel beyan etmeyi tercih ediyorum.Şöyle izah etmeye çalışayım: Kitabı okumadan önce bu kitabi her gördüğümde adı bana; ciğer dağlayan, çok acıklı bir kurgu hissiyatı verirdi ama okuduktan sonra olayın acısını çok hissedemedim ben.
Kendimi böyle çok ıstıraplı bir kurguya hazırladığım için olsa gerek.
Bir kitapsever arkadaşım Eylül kitabından sonra bu kitabı okuyup karşılaştırmamı tavsiye etmişti iyi ki de öyle yapmışım çünkü bu kitap da psikolojik bir roman. Ve aşkı yaşayan farklı kalplerden okumak çok güzel ama ne yazık ki bu kitap beni, psikolojik anlamda Eylül kadar etkileyemedi.
Buradaki Werther 'in acısını tam hissedemedim ben.Tabii ki aşk ve onun getirdiği her duygu saygıyı hak ediyor ama Suad ve Necip arasındaki aşkı okurken daha net hissedebilmiştim.
Böyle düşünmekle birlikte kitaptaki ruh tahlillerini ve durum ifadelerini de çook beğendim. Bence roman olmanın yanında güzel bir aforizma kitabı tadında idi. Bu kabiliyet ve tespitlerdeki isabetini; yazarın ressamlığına, duyguları sözcüklere dökmesindeki maharetine ve çocuk sevgisine bağlıyorum ben. Kitabı okurken bazi yerler bana birkaç yazarımızı anımsattı, onları da sizinle paylaşmak istiyorum. Werther ile Wilhelm arasındaki mektuplarda hitap "Dostum, Sevgili Dost" şeklinde idi. Okurken bir yandan Ali Ural'dan Posta Kutusundaki Mızıka aroması aldım.
Sonrasında Mustafa Kutlu malumunuz resim sevdalısıdır, betimlemelerindeki görsel lezzet bana iki kıymetli yazarın ortak kalitesini hissettirdi. Biraz daha ilerlediğimde ise Sabahattin Ali'nin 'İçimizdeki Şeytan' dediği dürtüyü tarif ediyordu Goethe. Hepimiz aynı dünyanın