Çok uzun zamandır okullar, rekabet devletinin çeşitli testlerde yüksek puan alan "fırsatçı birey" talebini karşılamak üzere iş görüyor. Geleceğin vatandaşlarına, kendi menfaatlerine hizmet edebileceği için değil, doğru olduğu için doğru olanı yapmayı öğretmeliyiz. Böyle bir yetiştirilişin fırsatçılığın tam tersi olduğunu ; kitabın başında saydığımız krizlerle baş etme becerimiz açısından esas olan itidal ve kendine hakim olma erdemlerine saygıya dayandığını anlamalıyız.
Böylesi bir ahlaki öğrenmenin akademik öğrenmeyi kesinlikle tehdit etmediğini de eklemek lazım. Tersine, dünyanın bireyden çok daha büyük olduğu bilgisine dayanıyor ki bu bilgi, tarihten matematiğe pek çok farklı disiplin aracılığıyla aktarılabiliyor.
Genel anlamda, insan yaşamında şansın rolünü de kabul etmeliyiz. Herkesin kendi kaderinin efendisi olduğu ve yeterince motive olursak "ne istersek o olabileceğimiz" görüşü, bitmez tükenmez bir gelişim ve optimizasyon felsefesine dayandığından ve işler yolunda gitmediğinde bir tek kendimizi suçlayabileceğimiz gibi bir bireyci teşhise yol açtığından, sorunludur. Son yıllarda pek çok toplumsal sistem, siyasi sistemlerdeki veya ekonomik eğilimlerdeki değişikliklerden kaynaklanıp kaynaklanmadığına bakılmaksızın, bireyi, üzerinde kontrolü olmayan pek çok sorundan (örneğin işsizlik, yoksulluk, hastalık ve toplumsal sorunlar) sorumlu tutmuştur. Ne var ki, büyük ölçüde hiçbir bireyin kendi kaderinin efendisi olmadığı fikrine dayanan sistemler tasarlayarak daha fazla dayanışmayı teşvik edebiliriz. Bu, en varlıklıların bile daha azına razı olmasını sağlayabilir, çünkü bir gün tesadüfen ya da hastalık nedeniyle kendilerini kırılgan ve yardıma muhtaç halde bulabilirler. Boş bir çilecilik alıştırması olarak değil, herkes için yeteri kadar kaynak olmasını sağlamak için