“Kürk Mantolu Madonna”yı bitirdiğimde içimde uzun süre dinmeyen bir sızı kaldı.
Raif Efendi’nin sessizliği, çekingenliği, iç dünyasında büyüttüğü kocaman sevgisi; Maria Puder’in gücü, özgürlüğü ve kırılganlığının ardına saklanmış yalnızlığı beni derinden etkiledi.
Bu romanda en çok hissettiğim şey, iki insanın birbirine bu kadar yakınken aynı zamanda bu kadar uzak olabilmesiydi. Raif, hayatın ağırlığıyla sindirilmiş, duygularını içine gömen, çoğu kişinin “korkak” diye niteleyeceği bir adamken; Maria tam tersine, kendi kurallarını koyan, özgücü yüksek, hayata tutunmaya çalışan güçlü bir kadındı.
Onların aşkı, aslında yalnızca bir aşk hikâyesi değil; cesaretin, iletişimsizliğin ve zamanın insanı nasıl yaraladığına dair bir yüzleşme gibiydi. Bazen en büyük kaybın, söyleyemediğimiz bir cümle, atamadığımız bir adım, göstermediğimiz bir cesaret olduğunu hissettirdi bana.
Kitabı kapattığımda şunu düşündüm:
Aşk bazen çok güçlüdür ama insanlar kırılgandır.
Ve cesareti olmayan bir kalp, en hak ettiği mutluluğu bile kaçırabilir.
“Kürk Mantolu Madonna”, beni hem Raif’in sessiz acısında hem Maria’nın yalnız gücünde kendimle yüzleştirdi.
Belki de bu yüzden bazı kitaplar sadece okunmaz; insanın içinde bir yerlere dokunur, orada iz bırakır.”