Bir inceleme değil, kişisel analiz.
Uzun zamandır kitaplığımda bekliyordu beni, sonunda okudum. Alır almaz okumaktı niyetim ama kitabın ilk sayfasına attığım tarihin kötü anıları canlandıracağını bilemezdim. Acılar hiç bir zaman geleceğini tahmin ettiğiniz günlerde gelmiyor, hep en normal en sıradan günlerde geliyorlar ki daha sarsıcı olabilsinler.
Bu yazıyı yazmak için kitabı tamamen bitirmeyi beklememeliydim. Bitirmeme çok az kala fazlasıyla yaşamıştım yazılanları ve içselleştirmiştim, ama hakkında bir şeyler söyleyebilmem için kitabı bitirmem gerektiğini düşündüm. Bunun yanında bittiğinde ne büyük bir boşluğa düşeceğimi hayal ediyor yavaş yavaş okumaya gayret ediyordum. Ne kadar yanılmışım, yaşamımın geri kalanında gördüğüm, tanık olduğum her şey bu kitapla ilgili olacak biliyorum. Bunu hayal bile edemezdim bu yüzden tahminde edemedim, iyi ki yanılmışım.
Okumak bana mutluluk getirmiyor ama tuhaf bir şekilde okumaktan da kendimi alamıyorum. Huzursuzluğun en derini kendimizi tanımaya çalışırken yokluyor. Eğer sorularıma cevap bulabiliyorsam doğru, objektif, saydam bir yolda ilerlediğimin farkında oluyorum, ama bu yolda ilerlemek tatlı bir acı yaşatıyor. Ya da, tatlısı fazla... acı işte.
Eserin benim için en ilgi çekici yanı, anlatılmak istemen konunun beynelmilel bir hikaye ile anlatılması. Biraz daha açacak olursak iyilik ve kötülüğe; hem Tevrat, hem İncil hem de Kuran-ı Kerim’de geçen Habil ile Kabil’in kıssası ile değiniliyor. Bu neden bana bu kadar dahiyane geldi ya :)
“Hikayemiz tek bir hikaye. Bütün romanlar, bütün şiirler, içimizdeki hiç bitmeyen iyi-kötü çekişmesi temeli üzerine kuruludur. Ayrıca bana öyle geliyor ki, kötülük hiç durmadan yeniden canlanıyor; oysa iyilik, erdem ölümsüzdür. Kötülüğün hep yeni, taptaze bir çehresi vardır, oysa erdem