Son zamanlarda seri okumaktan gelen baygınlık sonrası bağımsız, hızlı okunan ama düşündürecek şeyler vaat eden kitap arayışına girmiştim ki karşıma bu kitap çıktı. Dahası yazarın nobelli olduğunu ve daha önce de bu yazarı başka bir öneri listesinde görüp araştırdığımı hatırlayınca başlamanın vakti geldi diye düşündüm.
İshiguro'nun okuduğum ilk kitabı olan Never Let Me Go'nun normalde okumaktan veya izlemekten hiç keyif almadığım bir tür olduğunu belirtmem gerekiyor. Yabancıların "coming off age" dedikleri bu çocukların büyüyüp ergenleştiği zamanlardaki kişisel sancılarını konu alan bu eserleri hep sıkıcı ve tembel bulmuşumdur. Bu kitabın aldığı övgüleri gördükten sonra hiç araştırmayıp kitabın bu şekilde olduğunu bilmeden başladığım için başlarda bir endişelendim açıkçası. Tabii kitabı okumam gibi bu endişem de çok üzün sürmedi. Ancak kitabın beni,1000kitap şifremi hatırlamamı sağlayacak kadar inceleme yazmaya ittiğini söylersem sanım beğendiğimi tahmin edebilirsiniz.
Yazarın kitapta tercih ettiği anlatı türü kitabı akıcı ve keyifli kılmak dışında kitabın düşündürmek istediği şeylere çok iyi katkı verdiğini anlayınca önümüzde usta işi bir eser olduğunu fark ediyoruz. Kitap ana karakterimizin kendi çocukluğunu, arkadaşlarını anlatmasıyla başlıyor ve karakterimizin hayatıyla birlikte en yakın iki arkadaşının da hayatını dinliyoruz böylece. Ancak yazar çizgisel bir tarih akışı izlemesine karşın bize hikayeyi ana karakterin anılarını hatırlaması şekilde sunduğu için bazen bazı anılara gereğinden önce değiniyor sonra o olay hakkında daha çok detay bilerek geri dönüyor ve daha iyi anlıyoruz. Ana karakterimizin hissettiklerine ve düşündüklerine değinmekten hiç kaçınmayan yazar adeta karakterlerin psikolojik analizlerini önümüze sürüyor. Kitap bitince de bize üzerine
Dahi bir beyinden çıkmış, karakterleri, evreni, temaları, kötüleri, göndermeleri ile 6-7 farklı boyutta okuyucuyu etkilemeyi başaran; türünde sevilen her şeyi alıp sevilmeyen her şeyi bir kenara itmiş, bunun üstüne farklı türlerin konularını işlemekten de kaçınmamış inanilmaz bir destan.
Ilk paragraf daha bile uzayabilirdi ama gerisini siz kendiniz keşfedin istedim. Çünkü Invincible gerçekten de hem bir hayli tipik hem de daha önce hiç görmediğiniz türde bir süperkahraman öyküsü. Yazar Kirkman The Walking Dead'le bir korku türünü dirilttikten (!) sonra çizer arkadaşı ile birlikte "Superman kötü olsa ve bir çocuğu olsa nasıl olurdu? " diye düşünmüş ve böyle bir işe kalkışmışlar.
Bu tür fikirler bazen tehlikeli olurlar. Çünkü bu soruların o kadar ucu açıktır ki okuyucu eserdeki cevaplardan tatmin olmayabilir. Ya da yazar bu konuyu yeteri kadar beslemeyezse tekrara düşüp okuru sıkabilir. Ancak Kirkman bu fikirle birlikte öyküye bir ergen draması olarak başlayıp öyküyü devasa bir galaksiler arası destana döndürecek kadar genişletmeyi başarmış. Hatta hikaye ilerledikçe genişleyen hikayeyi kendisi de her ciltte ne kadar büyüdüğünü belirtmekten kaçınmamış. Ayrıca bu hikaye genişlerken verdikleri kararlar, yaşadıkları olaylar ve sağlam motifleri ile değişip gelişen (veya bozulan) gerçek karakterler tanıtıp bu karakterler üzerinden bolca da gönderme doldurmuş. Bu kadar karakterin olduğu bir evrende okumamın üzerinden zaman geçmesine rağmen neredeyse her karakteri bir yönü veya bir kararıyla anımsayabiliyorsam bu şüphesiz Kirkman'ın usta kalemi sayesindedir.
Sözün özü bu kitap hem çok başarılı hem de tam benim kendi tarzım. Dilimize kazandırılmadığı için ben internetten okumak zorunda kaldım, umarım dilimize de kazandırılır da böyle bir seriyi kütüphanemizde
"Onlara, bu adamları kurdun ısırdığını söylersin. Ak kurt ısırdı dersin. Ayrıca sık sık arkalarına bakmalarını da söyle. Çünkü gün gelecek arkalarına baktıklarında kurtla göz göze gelecekler."