Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!
Zaman hızlı, yorgunluk ağır ve sen yavaş.
Hızlı aktıkça zaman ağır bir yorgunluk çöker bedenine ve yavaşlarsın hayat yolunda.
Herkes gider sen kalırsın isyanlar içinde, insanlar içinde ve bu dünya içinde.
Yavaşlaya yavaşlaya durmaya çalışır; yorgunluğun altında ezilen bedenin. Hayat sona yaklaştıkça ömür azalır ve ölümün keskin kokusu yakından duyulmaya başlar.
Saçlarına, sakallarına İlahî bir mesaj düşer beyaz bir renkte;
"Yaşamaya o kadar alışma, hemen dibinde ölüm var, unutma!" diye.
Dün ölenler bugün yaşıyor mu?
Bugün yaşayanlar yarın ölmeyecek mi?
Genç sanma kendini bir yaşlı gibi ölürsün.
Yaşlıyım diye korkma bir genç kadar uzun yaşarsın. Bugün yaptığın plan yarına çıkar mı?
Hayat, garantisi olmayan bir oyuncaktır. Ne zaman bozulur elimizde bilinmez.
Ölüm var! Ölüm var! Ölüm var!
İdama hükmün verilmiş bir mahkum gibiyim.
Gözlerinde kurulmuş darağacına can vermek üzere bakıyorum gözlerine.
Bakışların,
Ayaklarımın altındaki sandalyeye tekme atsa da
Aşkla bakıyorum işte gözlerine.
Her bakışında can veriyorum...