" Büyüdükçe insanlardan çok, anılara üzülmeye başlıyorsun...
Bir daha öyle hissedecekmisin ,
Gülecek misin yoksa hepsi son muydu...?
Güzel şeyleri tüketmiş olma korkusu çok kötü..."
Bizi biz eden şeylerden vazgeçmek ne kadar zor; duruşumuzdan, bakışımızdan, bize ait olan kelimeleri seçip, bize ait olan vurguyla konuşmamızdan, acılarımızdan, o acıların var ettiği yaralardan (yoksa tersi mi?)
Konuşmak, gevelemek; duymak, dinlemek; bakmak, görmek... Bunlar çok farklı eylemler. Herkes bir şeyler anlatıyor. Dikkat edin; aklı kıt olanın, sözü daha çok oluyor. Anlamak isteyene, seni hissedene, ufak bir açıklama yetiyor bazen. Bazı şeyleri yürekten hissedemeyenlere de, bazı gerçekleri kelimelerle anlatmak ne kadar zor oluyor değil mi? Hatta imkansız.
Etrafınıza bir bakın. Herkes herşeyi biliyor. Bilmiyorum demek üç büyük günahtan biri sanki. Bu yüzden de söz sahibi olmaktan fikir sahibi olamıyoruz. Bazı zamanlarda da daha çok, seni ne anlatmak istediğin değil karşıdakinin ne anlamak istediği öne çıkıyor. Bir şeyi çok iyi bilmek onu anlatabilmek için yetmiyor bazen de. Anlatmak için birilerinin anlamasını umuncaya kadar bir de bakıyorsun almış başını gitmiş hayat.
Lafı fazla uzatmadan (!) kısa bir hikayecikle hedefe gidelim.
Farabi'ye sormuşlar:
"Lafı uzatanlara ne yapmak lazım?" diye.
O da şöyle demiş:
"Uzun konuşanı kısa dinlemeli".
İstediğiniz kadar harika anayasalar yapınız; özgürlükler alanında da halka istediğiniz kadar haklar tanıyınız; istediğiniz kadar sosyalizmin veya liberalizmin sihirli gücüne inanınız; eğer çocuklarınız gerektiği gibi eğitim alamazlar, hayata bir hiç olarak atılırlarsa yasalar ve bütün sosyal haklara rağmen toplumsal hayat yine de sönük, ruhsuz olacaktır. Böyle bir nesilden gelen memurlar bencil, uyuşuk, devlet adamlarıysa politik madrabaz olurlar.Politikacılar, çıkar peşinde koşarlar.