Orhan Kemal’in El Kızı romanını bitirdiğimde hissettiğim ilk şey, damağımda kalan o burulmuş siyah-beyaz Türk sineması tadı oldu. Kitap, kelimenin tam anlamıyla harika bir Yeşilçam filmi estetiğine ve sürükleyiciliğine sahip.
Ancak bu hikaye sadece bir melodram değil; toplumun acımasız yüzüne tutulmuş çok sert bir ayna. Kitabı okurken bir kez daha çok net anladım ki: Bu dünyada masum ya da suçlu olmanız fark etmiyor; eğer bir kez düşen konumuna geldiyseniz, toplum sizi kaldırmak yerine üzerinize basıp ezmek için sıraya giriyor. Başkahraman Nazan’ın o saf, naif dünyasının dedikodularla ve ön yargılarla nasıl tarumar edildiğini izlemek içimi sızlattı.
Romanın kurgusunda beni en çok etkileyen şey ise o muazzam kader örgüsü oldu. Haldun, Nermin, Nihat, Mazhar Bey ve Neriman Hanım… Hepsinin hayatı ve kaderi birbirine görünmez iplerle öyle bir bağlanmış ki, yaşanan her şey dönüp dolaşıp yine birbirlerini buluyor. Hikayenin finalinde, Nazan’ın bunca çileden sonra gelip tekrar oğlunu bulması, hatta tam da öldüğü gün oğlunun onun ölüsünü bulması adeta kaderin kaçınılmaz bir oyunu gibiydi.
İnsanın insana ettiğini, toplumsal ikiyüzlülüğü ve kaderin ilmek ilmek örülüşünü Orhan Kemal o kadar duru anlatmış ki, etkilenmemek elde değil. Klasik Türk sineması tadında, derin ve sarsıcı bir dram okumak isteyen herkesin kitaplığında mutlaka bulunmalı. Kesinlikle tavsiye ederim.