“Her birinin hayatında değişiklikler olacaktı. Kimisi aşık olacak, kimisi sevdiğinden ayrılacak, birileri dünyaya gelecek, birileri dünyadan göçüp gidecekti. … Pek çok işleri olacaktı ama kış ve kışın çekilen sıkıntılar bir süre unutulacaktı. … Sonra, kış, ak buğrasına binip yine gelecekti. … Ve çobanlar bir süredir unuttukları sıkıntıları acıları yeniden yaşamaya başlayacaklardı. Kış yirminci yüzyılda da olsa, çok eski zamanlardan biri nasıl idiyse yine öyleydi.”
Bu Çerkez Recep tuhaf bir adamdır. Bak şu bağa, ot içinde, bakımsız. Dört yıl önce Haziran ortasında o koca dolu yağdığında herkes gibi onun da bütün ürünü mahvoldu. Sanki Tanrı'ya küstü ondan sonra. O akşam bir komşusu duymuş evinin avlusundaki çırıl çıplak kalmış erik ağacına kolunu sallayarak bağırıyormuş: "Bana bu yapılır mı koca Allah! Sana duadan geri kalmadım, namazımı orucumu hiç bırakmadım. Günahım neymiş ki!" Gari ne namaz, ne oruç. Tarlalarını, bağını gen bırak-tı; işlemez, ekmez. Başladı birer birer satmaya. Karısı öl-müş, çoluğu çocuğu olmamış. Yalnız yaşar. Yemeğini ne kendi pişirir. Kimseden yardım istemez.
-Ne zaman hacca gittin amca? diye sordu.
-Ne gitmesi oğul, bizim gibi tencerede pişirip kapağında yiyenler hacca mı gidebilir... Askerliğimde devlet Hicaz'a gönderdi beni de hacı oldum orda. 'Allah devlete zeval vermesin' diyecektim ama verdi. Ufacık Yunan'ın esiri olduk.
-Ankara'da Kemal Paşa'nın yeni devleti varmış Hacamca. Ordusu ne, Yunan ordusunu iki savaşta bozmuş. Belki buralara da gelirler.
-Duydum oğul, dilerim doğrudur. Allah ona zeval vermesin bari.