Atatürk hep gitmek istemiştir, kelimenin gerçek manasında emekli olmak istemiştir. Hasta yatağında Afet İnan'a, duvarda asılı tabloyu göstererek, "Oraya gidelim Afet. Her şeyi bırakalım. Şöyle basit bir ev, ocaklı bir oda. Çekip gidelim ormanlara..." demiştir.
Ama bunların hiçbirini yapamıyor. Dümeni bırakırsa işlerin kötüye gideceğini biliyor. Dümeni bırakmıyor ama hep bırakmış izlenimi veriyor.
Atatürk, kendi isteğiyle emekliliğini istemiş. Onu emekli eden memurun elinin nasıl titrediği hayal edilemez. Atatürk ordudan ayrılıyor. Ordu için düşünülmesi mümkün olmayan bir durum. Orduyu muzaffer kılan, cumhuriyeti kuran, o konutan emekli oluyor. "Ben de herkes gibi emekli oluyorum," diyor.
"Bir işi yapmak istiyor musun? Kredisinden vazgeçmeye hazır ol. Yani o işin şanından, şöhretinden vazgeçmeye hazır ol." Atatürk'te de bunu görüyoruz. Şah, şöhret, makam, mevki peşinde değil, iş yapalım, bütün derdi bu.
Diyanet İşleri'nin başına öyle isimler geliyor ki... Şerefettin Yaltkaya'yı düşünün mesela. Şerefettin Yaltkaya fötr şapkasını çıkartıyor, sarığını takıyor, çünkü o resmi serpuşu. Oturuyor işlerini yapıyor, akşam evine giderken sarığını çıkartıyor, tekrar fötr şapkasını takıyor. Mustafa Kemal'in hayal ettiği böyle bir diyanet.