Viktor E. Frankl
Eseri incelemeye öncelikle kitabın yazarı olan Vıktor E. Frankl'dan başlamak gerekiyor. Kendisi psikoloji alınanda çok önemli bir yere gelmiş, 39 tane kitap yazmıştır. Logoterapi'nin kurucusu olup fikir babasıdır. Logoterapi, hümanist ve varoluşçu bir felsefe kökeninden gelmektedir. İnsanların düşünce biçimi, olay ve durumlar karşısında nasıl motive olunur odaklı bir metot olarak karşımıza çıkar.
Aynı zamanda Sigmund Freud ve Alfred Adler'in düşüncelerinin devamı niteliğinde görülen bir yöntemdir.
Vıktor E. Frankl bu kitabı, 1946 yılında ve sadece 9 günde yazmıştır. Adının almanca karşılığı ise; "Yine de Hayata Evettir." Frankl, Kamptan kurtulduktan sonra Nöroloji Bölüm Başkanı olması ile kitabı yazmaya başlar. Almanca yazılmıştır.1959'da İngilizce çevirisi basılmıştır. ABD'nin en etkili 10 kitabından biri seçilmiştir. 30'dan fazla dile çevrilmiştir. En çok satanlar listesinin başlarında olan bir eserdir. Eserin birinci bölümü roman dili ile; yaşadıklarını, İkinci Dünya savaşı sırasında Nazi toplama kamplarında başından geçen travmatik olayları ve birebir karşılaştığı gerçek hikayesini anlatır. Bu bölümünde çok etkileyici ve sarsıcı notlar vardır. İkinci kısım ise daha çok psikolojinin mutfağından yani işin tekniğinden yani kurucusu fikir babası olduğu Logoterapi'den bahseder. Bu bölüm biraz daha dili itibariyle anlam yoğunluğu ağır, daha çok bilimsel anlamda terimlerin çokça kullanıldığı ama aynı zamanda bir makale okuyormuş hissi uyandırarak bizleri düşünmeye sorgulatmaya iterek çıkarımlar yapmamızı istemiştir.
Kitabı okurken belli aralıklarla kendimi yazarın ve diğer esirlerin yerine koyarak empati duyarak, toplama kampında düşünmeye çalıştım. Düşünmesi, orada o yaşananları görmek, hissetmek ve birebir yaşamak kitabı anlamak için önemli bir çaba bana
George Orwell
3. Dünya Savaşı sonucu dünya üçe bölünmüştür: Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya. Hikayenin konusu; Okyanusya’da geçmektedir. Okyanusya iktidar partisinin sloganı “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür” İletişim ve Dil üzerinden etkileşimin ne denli önem arz ettiğinin iktidar mensuplarının bu yollar üzerinden olumsuz şekilde görülüp kullanılması işlerine geldiği görülmektedir.
Kitabın ana karakteri Winston Smith, Julia ile yaşadıkları aşk sonucunda içinde yaşadığı sistemi sorgulamaya başlar ve isyan eder. Çünkü duygular, insanları tekdüzelikten kurtarır. Zaten tam da bu yüzden Okyanusya’da aşk yasaktır kitapta. Buradan bu olaylar çerçevesinde gelişen olay örgüsünde hem toplumda hem de bireylerin kendi aileleriyle birlikte iç dünyalarında güven neredeyse sıfıra iner.
Kitap distopya tarzında olup, gelecekte olmasından korkulan var edilecek bir anarşist düzen veya herhangi bir işkenceye dayalı toplum yönetimi yönetim anlayışı minvalinde gerçekleri tokat gibi çarparak neden-sonuç ilişkisinden sonra ortaya çıkardığı neticelerle verdiği mesaj çok net. Mesela Kitapta bahsedilen kontrol mekanizmaları günümüzde gerçekleşti ve giderek daha da yayılıyor. Gelişmekte olan teknoloji nedeniyle akıllı elektronik her türlü araç gereçlerle kişiler izlenip dinlenebiliyor. Ayrıca Tweter, Facebook, Instagram, imzalanan kampanyalar, ve mobeselar aracılığıyla gözetlendiğini bilen toplumun hipnoz(kitle kotrol algı denetimi ve yönetimi) edilmesine sebep oluyor.
Kitabı bitirdikten sonra diyecekleriniz ilk etapta şunlar oluyor; Şu an yaşadığınız dünyada ne kadar benzer ilişkili durumları kitap eskiden ele almış ve şuan yaşanıyor. Sanki bir kurgu üzerinden yönetilen dünya düzeni akıllara başka sorgulamalarla soru işaretleri beraberinde getiriyor. Okuyacaklara şimdiden