Eren

Kendi kurgularımda kaybolmak
9/10
·160 syf.··
2026 10. kitabı
Kitap üzerine uzun uzun yazmayacağım ama kitabın bana düşündürdükleri üzerine kısaca bir şeyler söylemek istiyorum. Öncelikle çok ama çok uzun zaman önce Umag kültürde Mehmet Eroğlu'nun da ders verdiği bir yazarlık atölyesine katılmıştım. Orada Eroğlu bize bir kitap listesi vermiş ve kursun sonunda Tatar Çölü'nü okumamızı istemişti. Son derste ise Tatar Çölü'nü ele alan bir konuşma yapmıştı. Bu konuşma, hayatım boyunca dinlediğim konuşmalar içinde ki işim gereği belki yüzlerce dinlemişimdir, beni şimdiye değin en çok etkileyenlerden biridir. Çok uzatmadan söyleyeyim; yarına ötelediğimiz tüm beklentilerimizin aslında bizi ölgünleştiren bir varoluşu nasıl ürettiğini ve en zoru bu trajik varoluşun her tercihi kuşatan özsel bir yanı olduğunu anlamıştım. Bu kitapta tam da Tatar Çölü gibi yaşamın o özsel yanına dair bize, elbette bence çok açık bir şeyi söylüyor. Kim olduğumuza dair imgemiz aslında hiç de kim olduğumuza karşılık gelmez; bu anlamda kendi geçmişimizi işimize geldiği gibi değiştirir ve sonuçta onu anlayıp kendimizi anladığımız şeyler üzerinden meşrulaştıracağımız bir bağlamda yeniden inşa ederiz. Bu çoğunlukla ahlaken kendimizi kurduğumuz bir hayal dünyasıdır. Bazı bazı bu dünyayı sarsan karşılaşmalar yaşar ve kim olduğumuza dair ne denli yanıldığımız konusunda şaşkınlığa düşeriz. Oysa çoğunlukla bu anlar da unutulmaya yazgılıdır; zira hiç kimse kendi bütünlüğünü parçalayacak ve onu bildiği yolun dışına itecek bir yolu, yol olarak görmez.
Bir Son DuygusuJulian Barnes · Ayrıntı Yayınları · 20213,543 okunma
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
GNOTHI SEAUTON- Kendini Bil.
8/10
·252 syf.··
2026 6. kitabı
Delfi tapınağının kapısında yazılı olduğu iddia edilen bu kadim ifade [Kendini bil], binlerce yıldır filozofların düşüncelerini etrafına ördükleri bir çekim merkezi gibidir. Her şeyin gerisinde varolduğu varsayılan bir ben fikri. Kant'ın diğer tüm düşüncelerin düşünülmesini sağlayan tamalgısı gibi, bize bir numen olarak kendini gösteren ve asla ne olduğunu tam anlamıyla kavrayamadığımız bir nelik. Ananthaswamy, kitabında kendi alanından ve elbette içine doğduğu Hint kültürünün düşünsel altyapısından hareketle bu sorunun yanıtını arıyor. Onun da tarafı olduğu fikir, bu yanıtın nesnesinin aslında sorunun kendisinin sorulmasına neden olan yaklaşımda yer almasıdır. Bu bir yanıyla faillik algısı ile bilen benin konumunun sorunsallaştırılmasını gerektirir. Bu sorunsallaştırmanın bir yanında konu edinilen kendiliğin anlatısal yanı işleniyor. 44. sayfada bunu yazar şu şekilde özetler: "Kendilik son kertede, birbiri içine geçmiş anlatıların oluşturduğu yoğun bir kümeden, kendimiz hakkında şimdi ve geçmişte anlattığımız hikayelerle zaman içinde yavaş yavaş gelişen bir varlıktan başka bir şey değildir". Bu yaklaşım benim de kişisel olarak çalışma konum olan Ricoeur'ün anlatısal kimlik kavramını yansıtır. Diğer yanda ise felsefi olarak Hume'un özellikle işlediği kendiliğin bizim algısal işleyişimizin içinde nedenselliğin o kör gözleriyle çıkarsadığımız bir yanılsama olduğu fikridir. Bunu yazar örneğin Craig gibi çağcıl bilimcilerin dilinden anlatır: "İşte bize kesintisiz bir kendilik algısı veren de, her biri birbirinden ayrık olsa da, bu küresel duygusal anların birbirine bağlanmasıdır.", "Film seyretmek gibi bir şey bu, sinema perdesi saniyede 24 ayrı kare gösterdiği halde biz kesintisiz bir akış algılarız" (225). Yazar bu fikirsel arkaplanı elde tutarak, Şizofreni,
Felsefe-Düşünce
Ya Ben Yoksam?Anil Ananthaswamy · Yapı Kredi Yayınları · 201876 okunma
Algernon'a Çiçekler üzerine felsefi bir inceleme denemesi
9/10
·325 syf.··
2026 3. kitabı
Platon’dan Descartes’a kadar felsefi geleneğin büyük kısmı benliği, değişen niteliklerin altında yatan değişmez bir töz olarak düşünmüştür. Oysa Charlie'nin hikâyesi bu anlayışı kökünden sarsar. Zekâsı değişir, önce çok yükselir sonra sıfırlanır; belleği değişir, çocukluk anıları yeniden yorumlanır, dil becerileri dönüşür; karakteri değişir, sakin çocuktan öfke dolu bir dehaya oradan bilge bir kurbana dönüşür ve en son duyguları değişir, basit sevinç veya üzüntülerden karmaşık bir duygusal alana geçer. Eğer Charlie "değişmeyen bir öz" olsaydı, tüm bu dönüşümler yüzeysel kalırdı. Oysa romanın gücü, her dönüşümde Charlie'nin tamamen başka biri haline gelmesi, ama yine de "Charlie" olarak kalmasıdır. Bu durumu kitaptan hareketle izleyebiliriz: 163. sayfada, “Şimdi ben kimim ve neyim? Tüm hayatım mı, yoksa son birkaç ayın mı toplamıyım ben” sorusunu sorar. 171. Sayfada ise “bu deneyden önce Charlie Gordon adında birinin var olmadığını bile söylememiz mümkün değil” ifadesini kullanır. 182. Sayfada, kendimiz olmaya ne zaman başlarız sorusunu öne çıkaracak biçimde, “ben otuz yıldan fazla bir süre karanlıkta değil miydim” sorusunu kendine sorar. Daha önce anımsamadığı anıları ona geri gelmeye başladığında bu karanlık birden ışıldayacak, yerine anıların belirlediği bir benlik mi çıkacaktır. Oysa bu durumun kendisi bile, anımsayanın anımsadıklarının niteliğine koşullu olmasını gösterir. 232. Sayfada, Charlie kendisinin kim olduğunu anlama çabasının ve varlığının tüm anlamının sadece geçmişinde değil, geleceğiyle ilgili olasılıkları, yani salt nereden geldiğini değil nereye gittiğini de içerdiğini belirtir. Charlie açısından onu o yapan şeyin labirentte tutturduğu yol olduğunu belirtir. Bu anlamda kendisini bir nesne, madde ve dolayısıyla bir töz olarak değil de pek çok varolma
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,6bin okunma
8/10
·288 syf.··
2021 9. kitabı
İnsan iletişimin kökenine dair bu zorlu ve doğası gereği açık uçlu olan bir soruyu ele aldığı kitabında Tomasello, kendi deyişiyle sosyal-pragmatik dil edinimi kuramını öne sürmüştür. Kuram, çoğunlukla Geç dönem Wittgenstein ve Quine'da bulacağımızı türden bir bakış açısını, hem deneysel hem de kuramsal olarak konuya uyarlaması bakımından oldukça özgün bir yaklaşım öne sürüyor. Malum dilin kökenine dair yaklaşımlar, konuyu çoğunlukla onu Sapiens'e özgü çok yakın zamanlı ve herseyden önce sesli bir form bağlamında ele alır. Bu anlamda Tomasello, dilin kökenine dair arayışını öncelikle, primat atalarımızla paylaştığımız bir ortak izlek üzerinden geriye ilk insansı türlerine doğru bir okumayla varsıllaştırıyor. Onun iddiasına göre dilin kökeninde işbirliğine dayalı jestler bulunmaktadır. Bu anlamda Tomasello için dili aslında birlikte yaşama alışkanlığını edinen bir türün zaman içerisinde kendi bireysel maksatlılığını ortak maksatlılığa dönüştürmesi sayesinde bugünkü haline gelmiştir. Öyle ki o, birlikte yaşamak adına iletişimi doğuran üç temel güdü belirliyor. Bunlar sırasıyla; talep etmek, bilgilendirmek ve paylaşmaktır. Onun açısından bu güdülerin iletişimi doğrumasını sağlayan ise, birlikte yaşama alışkanlığının evrimsel bir sonucu olarak ortaya çıkan yinelemeli zihin okuma yeteneğidir. Kendi verdiği örnekler üzerinden anlatılırsa, Homo türüne bağlı bir birey kök toplamak adına, köklerin olduğu yana bakarak ve kök toplama eylemini taklit ederek yardım ister. Burada iletişimi mümkün kılan yakındaki kişilerin, bu görüntüsel jesti ortak bir kavramsal zemin üzerinden anlayabilmelidir. Tomasello, bu durumu daha açık kılmak adına, Dil Felsefesinin temel yapıtlarından biri olan, Quine'nın Sözcük ve Nesne'den sıklıkla alıntılanan bir örneği bize veriyor. Yabancı bir
İnsan İletişiminin KökenleriMichael Tomasello · Metis Yayıncılık · 201768 okunma
9/10
·400 syf.··
Beğendi
·
2020 483. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 25 Ağustos 2020 20:35
Her iyi kitabın kendine özgü kederli bir dili vardır. Bu dili sarmalayan yaşantılar arasında akıp giden bir öyküsü de. Bu öykü, zaman zaman bizi kendine yabancılatır ve bu nedenle ona ya inanmayız ya da yalnızca şaşırırız. Her iki durumda da bu, aslında kendisiyle sıradan hayatımızda yüzleşmekten kaçındığımız bir yaşantıya karşılık gelir. Bizi bilmediğimiz bir alana açan ve ardı sıra ortada bırakan bir düşüncenin sızıyla kalakalmışızdır. Adalet Ağaoğlu, tüm bu duyguları bize, Aysel ve onun çevresindeki kişiler aracılığıyla ve elbette değişmekte olan bir ülkenin değişim sancıları içinde anlatıyor. Çağdaş romanın en vurucu temasını, yani arada kalmışlık duygusunu ve bu sıkışmışlıktan çıkmanın nihai sonuçsuzluğunu da başarılı bir biçimde romanda işliyor. Bu anlamda roman, bir kimlik arayışını, birçok yönüyle ama elbette kadın olmaklık üzerinden bize sunuyor. Romanın gerçek başarısı ise, kendi kesin yargılarından kaçınarak, anlatmak istediğini anlatabilmek konusunda gösterdiği keskinlik.
Ölmeye YatmakAdalet Ağaoğlu · Everest Yayınları · 20195,7bin okunma