Tarihçi, yargılamaktan çok açıklamak, kınamaktan çok empati yapmak durumundadır; müverrihin işi tarihi şahsiyetleri sanık sandalyesine değil, terapist koltuğuna oturtmaktır.
Cumhuriyet'in kuruluş yıllarıyla ilgili tartışmaların büyük bir çoğunluğu dar bir ilerici-gerici diktonomisine, bir gelenek-modernite tartışmasına indirgenmiş vaziyette. Böyle bir basitleştirmenin önümüze koyduğu, ancak büyük kırılmaların ve mucizevi başarıların tarihi olabilir. Oysa her kompleks tarihi süreç gibi, Kurtuluş Savaşı da siyahlarla beyazlardan çok, grilerin dönemidir.
Yüzüncü yılına girerken, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu hakkında hala mutabakat sağlanamamış birçok nokta var. Bu uzlaşma eksikliği, tarihi herkesin siyasi saiklerle, kendi ideolojisine göre okumasından kaynaklanıyor. Tarihi, geçmişi değil de bugünü açıklamak için kullanmaya fazla teşne olan birçokları, birbirini dışlayan alternatif versiyonlardan birine iman etmekten öteye geçemeyen, yüzeysel bir taraftarlığa hapsolmaktan gocunmuyor.
Bugün Osmanlıların fethettiği Arap dünyasında ne olup bittiğini Fransa'da ve hatta Rusya'daki tarih talebesi okuyup biliyor ama üniversiteli Türkler bilmiyor. Osmanlı'dan önceki Balkanlar nedir, kitaplar zayıftır. Oralarda nasıl bir hayat değişikliği olmuştur, örnek yoktur.