Ebeveynleri döndüğünde John Paul oradaki deneyiminin ne kadar korkutucu olduğu hakkında onlarla konuşmanın bir yolunu bulamamıştı. Ebeveynlerine doğru koşmak istese de bir şey onu geri tutmuştu. Ebeveynleri sadece onun kucaklanmak istemediğini gördü ve onların yokluğunda daha bağımlı biri hâline geldiği sonucuna vardılar. Hâlbuki onun içinde tam tersi bir duygu gelişiyordu. Bağımsızlık aslında annenin onun için orada olacağına duyduğu güvene dair tereddüdün üstünü örtüyordu. John Paul bunu fark etmedi, daha öte bir hayal kırıklığından kendisini korumak için kendi canlılığını kapatıyordu. Kendi ışığını karartmıştı.
Bağımsızlık görüntüsünün arkasında gizlenen şey yakınlaşma ve incinme arasındaki riskli ilişkiydi. Bu etki yetişkinlik hayatının büyük bölümü üzerinde bir şablon hâlini aldı. Reddedilmekten ve kaybetmekten duyduğu korku, gizlice arzuladığı ilişkilerden kaçınma gibi aşırı derecelere ulaştı. Yanlış yapma riski "Her şeyi kaybetmek" anlamına gelebilirdi.
Hepimizin bir sınırı vardır. Kırılmadan önce katlanmaya hazır olduğumuz şeyler. Sınırımın tam olarak ne olduğunu biliyordum. Ama yavaş yavaş... Her bir olayla... Sanırım biraz daha zorlandı. Sonra biraz daha. Her olay, sınırından ufak bir parça götürür dedi. Kalmayı seçtiğin her sefer, bir sonraki sefer gitmeni daha da zorlaştırır. Sonunda sınırını tamamen unutursun.
Dışarıdayken, bir kişi bizi incittiğinde bir an bile düşünmeden onu terk edeceğimize inanmak kolaydı. O kişinin sevgisini hisseden biz olmadığımızda, bizi inciten bir insanı sevmeye devam edemeyeceğimizi söylemek kolaydı. Bunu ilk elden yaşadığınızda, o insandan nefret etmek o kadar da kolay değildi.