İhsan Oktay Anar’ın okuduğum her kitabında yazar, farklı bir mesleğe bürünmüş biri oluyor sanki. Birinde gemi mühendisi- gemi kaptanı, diğerinde makine mühendisi, ötekinde fizikçi, berikinde filozof vb. Suskunlar romanında ise bu kez bir musiki üstadı olarak karşımıza çıkıyor. Kemânî Veysel Efendi ve mahdumları udi Davut ve her ne kadar neye üflemese de bir virtüöz olduğunu bildiğimiz sağır ve dilsiz Eflatun ile onun üstadı İbrahim Dede Efendinin konu edildiği bölümlerde muhteşem bir musiki bilgisini okuyucuya aktarıyor Yazar. Birçok hikâye birbiri içerisinde anlatılıyor ve yine bir hikâyede tümü toplanıyor. Dolayısıyla kitapta birçok karakter de var. (Kalın Musa, Veysel, Efendi, Muhayyer Hüseyin Efendi, Davut, Eflatun, Muhteşem Neyzen Batın, İbrahim Dede, Zahir, Kirkor, Bağdasar, Asım, Neva, Pereveli Cüce İskender Efendi, Bayram, Kabil, Rafael, Lazar, Yedikule Kâhini, Tağut). Kitapta hak ve batıl çerçevesinde ne olursan ol yine gel felsefesi ile gelmek ve gelememek, hakikati görmek -görememek, duymak-duyamamak, bilmek- bilememek ile devingen iyilik ve kötülük savaşı anlatılıyor.
Kitapta baştan sona eski dönem İstanbul sokakları, binaları, camileri kısaca tarihi resmediliyor. Romanı okurken eski bir İstanbullu olarak bahsedilen yerlerin çoğunu ismini bilmeden gezdiğimi fark ettim ve kendime biraz kızdım. İstanbul’un her sokağı, her taşı, her kaldırımı esasında bizden daha canlı bir öğe o kadar ki; geçmişte yaşamışlar ve biz öldükten sonra da yaşayacaklar. Yazar bütün bunları muhteşem kurgusu ve olağanüstü bilgisiyle önümüze döküyor. Değeri bilinmeyen büyük şahsiyet kendisi. İleride gelecek nesiller zamanında böyle bir büyük insan yaşamış da o insanlar kıymetini bilmemiş diyecekler. Buna eminim.