İnsan yazmalı… Kimse okumasa bile kendisi için yazmalı. Yazmak insan düşüncelerinin, hislerinin sistematik biçimde kayda geçirilme hali, bir anlamda yaşama not düşmek adına insan varlığının belgelendirilmesi. Bir gün bu kitabı unutursam eğer, kendi yazdıklarımın izleriyle, kitabın bana anlattıklarına dair bir şeyler bulmanın ve şaşırmanın doğrudan bir yolu yazmak. Kitabın son cümlesinde denildiği gibi hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç.
Kitabımız, amcakızı ve çocukluk arkadaşı da olan karısı Rüya’nın kısa bir yazısı ile kendisini terk ettiğini anlaması sonrasında Galip’in karısını aramasıyla başlar. Aynı zamanda karısının üvey ağabeyi olan ve Ruyayla beraber kaybolduğunu daha sonra anlayacağı Celal (Rumi) isimli gazetecinin sayısız köşe yazılarından iz sürerek, Galip,bahse konu zahirdeki aramayı gerçekleştirir. Fakat Galip bu serüveninde daha önce hayranlık duyduğu amcaoğlu Celal’in yazılarında daha farklı anlamlar bulur.
Gerçekten de, eğer Celal’in yazdığı köşe yazılarının muhtevasındaki atıfları, belgeleri, bilgileri araştırmaya kalkar olsaydık, büyük ihtimalle hayatımızın sonuna kadar bilgiye ulaşımın kolay olduğu bu modern çağda bile, bu araştırmamızı bitiremeyecektik. Böylesine dopdolu, diri, insanı düşündürmeye sevk eden, fikir veren adeta kültür bombardımanına tutan yazılarla dolu Celal’in köşe yazıları dolayısıyla Yazarın kalemi. Bu özelliğiyle benzerine benim rastlamadığım, emeğin fazlaca olduğu ve çok ayrı bir yazma ve kurgu yeteneğinin olduğu bir eser. Orhan Pamuk’un okuduğum bu ilk kitabında- ki belki de en güzel kitabı- beni en çok etkileyen yan, yazarın sıradan bir olayın içerisine tarihi, felsefeyi, edebiyatı, sosyolojiyi ve kim bilir benim göremediğim daha birçok şeyi katarak, birçok senaryoyu anlatıp sonunu okuyucunun hayal gücüne