Hepimiz hayatta birçok hayaller kurar, bu hayalleri gerçekleştirmek isteriz. Gerçekleştiremediğimiz takdirde ise büyük bir pişmanlık duyar, bazen de kendimizi suçlarız. Keşke her şey daha farklı olsaydı, keşke orada öyle yapsaydım, keşke burada böyle yapmış olsaydım. O zaman belki çok güzel bir hayatım olabilirdi şeklinde düşünürüz. Peki gerçekte her şey kafamızda kurguladığımız gibi mi olur? Yani o gün öyle davranmış olsak bugün daha iyi bir hayatımız mı olurdu? Örneğin o gün çok çalışıp doktor olduğumuz bir evrende, bir hasta yakını tarafından darp edilip hayatımızın tepetaklak gitmeyeceğine nasıl emin olabiliriz veya okuduğumuz bölümde değil de istediğimiz başka bir bölüm de okuyor olsak, o bölümün ya da o bölümde okuyan arkadaşlarımızın, hocalarımızın bize daha kötü gelmeyeceğine nasıl emin olabiliriz?
Hepimiz sahip olmadığımız hayatlar hakkında peşin hükümlerde bulunuyoruz. Peki o hayatların bize göre olup olmadığını nereden biliyoruz. Ya da biz gerçekten o hayatları mı istiyoruz yoksa kafamızda kurguladığımız hayatları mı? İkisi aynı şey mi? Bunu bir düşünmek lazım.
Kitabimıza gelecek olursak, kitabımız ana karakter Nora'nın pişmanlıklarla dolu bir yaşam sürdükten sonra işten çıkarılması ve kedisinin de ölmesi ile artık yaşamak istemeyip intihar etmesiyle başlıyor. Bu intihar da ölmeyen Nora yaşamla ölüm arasında ki ince çizgi yani Gece Yarısı Kütüphanesi ne gidiyor. Burada geriye dönüp yaşadığı pişmanlıklarından kurtulmak, kurduğu hayalleri yaşamak için çok fazla hayat imkanı buluyor. Peki bu hayatlar onun kafasında kurduğu gibi mi oluyor? Ya da zamanında o pişmanlıkları yaşamamış olsaymış, bugün olduğundan çok daha mı mutlu olurmuş? İşte bütün bunların cevabı kitapta saklı.
Ayrıca kitapta çok sevdiğim iki farklı mesaj var: Birincisi kendimize odaklanmayız,