Langdon pirinç maharishi sandığının üstünde oturup sıcak çikolatasının tadını çıkarırken cumbaya yansıyan görüntüsüne gözü takıldı. Görüntü çarpık ve soluktu...hayalet gibi. Yaşlanan bir hayalet, diye düşündü. Bu ona genç ruhunun ölümlü bir kabuk içinde yaşadığını acımasızca hatırlatmıştı.
"Onları güldürebildiğim sürece, ne yaptığımın bir önemi yok, iyi olacağımı düşündüm. Eğer bunu başarırsam, insanlar hayatlarının dışında kalmamı pek umursamayacaklardır muhtemelen. Kaçınmam gereken tek şey, onların gözünde saldırgan olmak: Ben bir hiçim, gökyüzüyüm, rüzgarım. "
Vladimir:
[ eğilerek ]. Doğru. [ Önünü ilikler. ] Hayatta küçük şeyleri boş vermemeli insan.
Estragon: Ne umuyorsun ki, hep son ana kadar beklersin.
Vladimir: [ dalar ]. Son an…[ Düşünür. ] ertelenen umut bilmemneyi hasta eder, kim demişti bunu?
Büyük balığın şimdiye dek hiçbir şey yemediği aklına gelerek içini bir hüzün kapladı. Ama bu hüzün, onun öldürme fikrinde herhangi bir değişikliğe neden olmadı. “Kim bilir onun etini yiyerek kaç insanın karnı doyacak?” diye düşündü. “Ama insanlar bu büyük balığı yemeye lâyık mı?.. Elbette değiller. Davranışlarındaki bu cesaret, bu asaletle kimse onu yemeye lâyık değildir.”