Kitabı ilk okumaya başladığımda dili ağır gelmişti ve önyargılıydım. Fakat okudukça ne kadar yanıldığımı fark ettim. Okuduğum en güzel kitaplardan biriydi. Her bir karakteri birbirine bağlayarak ve sonrasında onların hikayesini anlatarak öyle güzel işlemiş ki kitabı İhsan Oktay Anar , kitabı bitirmek istemedim. Sonuyla tatmin olduğum nadir kitaplardan. Kitabın ana temasına uygun bir son, daha iyisi olamazdı. Her bölümde daha ne kadar güzel olabilir deyip hayret ettim. Bilimkurgu, tarih, fantastik her şey var bu kitapta.
Uzun ihsan efendi, oğlu Bünyamin, Arap ihsan efendi, Vardapet, Alibaz, Kubelik, Zülfiyar, Ebrehe, Hınzıryedi, Gazanfer... Her bir karakter öyle güzel anlatılmış ki, unutulmaz hikayeleri var . En silikleri bile normal bir kitabın ana karakterinden daha akılda kalıcı diyebilirim. Olaylar aslında Bünyamin çevresinde gelişiyor. Sonradan Bünyamin ve diğer tüm karakter ve olayların Uzun İhsan Efendi'nin düşü olduğunu öğreniyoruz tabi. Uzun İhsan Efendi de esasen İhsan Oktay Anar'la özdeşleşmiş bir karakter. Fakat asıl hikaye tüccarın rüyasında gördüğü manzaradan anlaşılıyor .
Uyuyan bir adam ve onu pışpışlayarak bir şeyler yazan başka bir adam var. Tüccar sorduğunda da kendisi söylüyor zaten:
-"Şu döşekte uyuyan adamı görüyor musun? İşte onu ben düşledim. Bu adam uyuyor ve birtakım düşler görüyor. Ben de onun gördüğü düşleri deftere bir bir yazıyorum."
-"Peki düşünde ne görüyor?"
-"Seni, diğerlerini ve sizlerin yaşadığınız dünyayı görüyor..."
Eminim okurken herkes buna benzer bir sorgulama içine düşmüştür. Yoksa her şey bir rüya mı? Matrix'in yerli hali diyebiliriz kitaba bu açıdan:)
Kitapta Ebrehe'nin Boşluk, Kıyamet ve Karşı hareket üzerine konuştuğu bölümde çok zevk aldım gerçekten. Sonsuz hızda zamanın duracağı, dolayısıyla zaman kavramının olmayacağı ve