İncelemeye geçmeden duygu ve düşüncelerimi paylaşmak isterim. Kitap okuması akıcı, sürükleyici ama bazı yerleri okurken daha kısa da olabilirdi dediğim yerler oldu. Kitap iki şekilde değerlendirilebilir: Klişeleşmiş bir konu olarak da bakılabilir, hayatımızda önemi olan bir konu olarak da. Ben ikinci kısmından bakma noktasındayım. Yazardan bahsetmek isterim. Yazardan okuduğum ilk kitap 1947 yılında yazmış bu eserini. Kitabın içinde notlar kısmında kendisi bu kitabı yazma nedeninin mutsuz ve güçsüz hissetmesi olarak açıklıyor. Kitabın başında İtalo Calvino'nun yazdığı ön söz ile rastlaşmaktayız. Burada yazardan, bakış açısından, eserlerinde kadınları yansıtış şeklinden, benimsediği akımdan bahsediyor. Onlara bakacak olursak yazar italyan neorealizmini (yeni gerçekçilik) benimsemiş. İtalyan neorealizmi, günlük hayat içerisinde gündelik yaşantıları ele alan bir akım denilebilir kısaca. Yazılarının temel ekseninde canı sıkılan, yaşam amacı bulamayan hatta bunun arayışına dahi girişmeyen yalnız kadın figürü yer alır. Ön söze başlarken şu alıntı çok hoşuma gitti: "Kuşaklar boyunca yeryüzündeki kadınlar beklemekten ve katlanmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Sevilmeyi, evlenmek için seçilmeyi, anne yapılmayı, aldatılmayı beklemişlerdir." Yazarın başkahramanları da bu eksende gelişmişlerdir.
Kitabın içeriğine ve bende bıraktığı izlenim, düşüncelere gelmek isterim. Kitabın sonu başında verilmiş. Şöyle başlıyor: "Alnının ortasına ateş ettim." Benim için merak uyandırıcı bir giriş oldu. Kadının eşini öldürmesi, parkta bir banka oturup başına gelenleri zihninden geçirmesi ile başlıyor ve sizi yaşadıkları olayların içine davet ediyor. Bu noktada edebi zevk noktasında pek tatmin edici olduğunu düşünmüyorum ama hikaye içerisine çekecek niteliğindeydi. Kendisinden yaşça büyük bir
İşte Böyle OlduNatalia Ginzburg · Can Yayınları · 20222,674 okunma
Öncelikle kitabın okurken bende bıraktığı his ve düşüncelere değinmek istiyorum. Yaşar Ağabeyden ilk defa bir efsane okudum ve açıkçası okurken efsaneden ziyade roman okuyormuşum gibi hissettim. Kendine has üslubu ile efsaneyi sanki romanlaştırarak içerisinde eritmiş. İçerisinde türküler, deyişler, halk söylenceleri, müthiş betimlemeler, masalsı anlatımları, seslenişleri okurken çok keyifliydi elimden bırakmak istemedim. Dili gayet anlaşılır, herkese hitap edecek düzeyde ancak bazen Çukurova'ya ait söylencelerin olması zorlayabilir ama ben Çukurovalı biri olarak anlamakta pek güçlük yaşamadım aksine doyum yaşattı ve bir kere daha hayran kaldım kendisine.
Kitabın içerisinde "Köroğlu, Karacaoğlan ve Alageyik" efsaneleri bulunuyor. Her efsane kendi içerisinde belirli konulara odaklanmış. Kahramanlık, aşk ve tutkunun getirdiği bedellerin kahramanlar üzerindeki etkisine değiniyor. Beni sırasıyla en çok etkileyen: Alageyik, Karacaoğlan ve Köroğlu oldu. Karacaoğlan ve Köroğlu'na okuldaki derslerden kulak aşinalığım vardı ama Alageyiğin efsanesini bilmiyordum. Okuma yaparken kendimce merak ettiğim bazı şeyler oldu efsaneleri okuma sonrası araştırma ihtiyacı duydum. Özellikle mitolojik ögeleri araştırmak ve bilgilenmek açısından çok iyi oldu. Kullandığım makaleleri de ekleyeceğim (Yaşar Kemal’in Köroğlu Destanı Üzerine Bir İnceleme, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi İlkbahar 2018, 5(14), ss.377-406) ve (Geyik Avı İle İlgili İnanışlar: Alageyik ve Geyikler Lanetler Örneği- Siirt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Cilt 10, Sayı 2, Aralık 2022).
1) Köroğlu efsanesi: Dünyada at yetiştiriciliği ile nam salmış bir seyistir Koca Yusuf. Peki bu nam salma nereden geliyor? Babasından elbette. Babası Bolu Beyi'ne yıllarca at yetiştirmiş, at yetiştiriciliği ile tanınır. Öyle
"Toros köylüklerinde bir görenek vardır. Kalabalık içinde, başkasının gözlerinin önünde, nişanlılar birbirleriyle konuşmazlar, sevişmeleri, konuşmaları gizlidir."