Zülfü Livaneli’nin sürükleyicilikte üstüne tanımadığım, bir çırpıda, merakla ve heyecanla okunan romanı.
Bu roman hakkında uzun süredir yazmak istiyordum aslında.
Nedense bir türlü cümleleri toparlayıp hakkında ne yazacağımı tam olarak kestiremiyordum…
Bu kadar beğenerek okuduğum bir kitabı, nasıl olup da tarif edemediğimi anlamlandıramıyordum.
Sonraları, Zülfü Livaneli’nin diğer kitapları ile kıyaslayıp bu romanı da yeniden elden geçirince sebebini anladım:
Aslında Kardeşimin Hikayesi, kurgusu ne kadar güzel olsa, dili ne kadar akıcı olsa ve her ne kadar “psikolojik” öğeleri ağır basan bir roman olsa da; okuyucuya yorum bırakmayan bir roman. Yani siz bu romanı okurken çok heyecanlı ve sonunu merakla beklediğiniz bir film izliyor gibi oluyorsunuz, olay örgüsüyle kimi zaman üzülüyor, kimi zaman heyecanlanıyor, kimi zaman telaşlanıyorsunuz… Kitabı bitirene kadar karakterleri çözmekle, olayları anlamakla meşgul oluyorsunuz. Bitirdiğinizde ise geriye sorgulanacak hiçbirşey kalmıyor! Sadece romanın damağınızda bıraktığı o güzel tat, olanları sindirmek için biraz sükunet, o kadar!
Kimi romanları okuduğunuzda, romandaki karakterle özdeşleşip kendi içinizde de bir yolculuğa çıkarsınız ve bittiği vakit siz de kendinizde yeni birşeyler keşfetmiş, biraz daha olgunlaşmış, yeni bir yaşamı tecrübe etmiş olursunuz. Bu tip romanların üzerine işte bol bol konuşursunuz, çünkü sizin de söyleyecek cümleleriniz vardır!
Kardeşimin Hikayesi’ni okuduktan sonraysa, benim cümlem kalmadı!
Susup kaldım, bekledim, sindirdim içime…
Sanki çok süratlı koştum koştum da, sonunda geldiğim deniz kıyısında bir banka oturup denizin dinginliğinde dinlenmeye çekildim gibi…
Beynimi tamamen boşaltıp düşünmeyi bıraktım gibi…
Bu yüzden söz söyleyemedim üzerine işte!
Kitabın konusuna gelince…
Orta yaşlarının
Satranç Amerika'dan Arjantin'e yapılan uzun gemi yolculuğu sırasında oynanan bir dizi satranç maçının öyküsü. Maçlar kültürsüz, bilgisiz, iletişim kuramayan, yaratıcılıktan uzak, soğuk ama satranç oynamayı iyi bilen akıllı bir şampiyonla gemideki satranç sever yolcular arasında yapılıyor. Oynayanlar arasında parasıyla bu zevki tatmak isteyen ama kaybetmeye dayanamayan da var, maçı bu garip satranç dehasını daha yakından tanımak için fırsat bilen de. Ama bu uzun öykünün merkezindeki maçlar, şampiyon Czentovic ile Dr. B arasındakiler.
Dr. B'nin nasıl satranç oynamayı öğrendiğini, nasıl bu gemiye bindiğini, maçları kimin kazanacağını, her bir hamlede odanın içinde neler yaşandığını, oyuncu seyirci herkesin nasıl hislerle hareket ettiğini okurken kendinizi o gemi salonunda buluyorsunuz. Klişe gibi ama gerçekten o havayı solumaya başlıyorsunuz. Yazar ince ince karakterlerin psikolojilerini öyle işliyor ki siz de hissediyorsunuz. Öykü bir sayfadan diğerine nabız atışı gibi ritmik ve ahenkli akıyor. Yalnız bu nabız giderek hızlanan bir nabız. Sayfalar ilerledikçe sizin de nabzınız hızlanıyor, giderek geriliyor, meraklanıyor, gelenleri görüyor ve daha da hızlı devam ediyorsunuz.
Bu uzun öyküyü bu denli meşhur kılansa sadece yukarıda saydığım harika özellikleri değil. Bu novella Stefan Zweig'ın 1942 yılındaki intiharından önce yazdığı son eser. Birçokları bu hikayenin onun ölüme gidişini, bu kararının arkasındaki dinamikleri anlattığını düşünüyor. Yazarın hayat hikayesi biraz araştırıldığında böyle düşünmemek zor.
1881 yılında Viyana'da zengin ve saygın bir Yahudi ailenin oğlu olarak doğan Zweig iyi eğitim almış, üst sınıf içinde steril bir hayat yaşamıştır. I. Dünya Savaşı sırasında vatanseverlik ve insancıllığının getirdiği pasifizm arasında kalır. Zweig tüm Avrupa'da dostlar
SatrançStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020279,2bin okunma