Daha önce, karşılaşıldığında şiddetli kaygı uyandıran dört nihai endişe, dört temel varoluş gerçeği tanımlamıştım: ölüm, yalitım, anlamsızlık, özgürlük. "Özgürlük" ve kaygı arasındaki bağlantı sezgisel olarak görülmez çünkü ilk bakışta "özgürlük" yalnızca açıkça olumlu çağrışımları içerir görünmektedir. Sonuç olarak biz Batı uygarlığının seyri boyunca özlemini çekip onun için mücadele etmedik mi? Fakat
özgürlüğün bir de karanlık yanı vardır. Öz yaratım, seçim, istenç ve eylem bakış açılarından görüldüğünde özgürlük, psikolojikolarak karmaşıktır ve kaygıyla kaplıdır.
Londra'daki çok sayılan ve korkulan
Tavistock Kliniğinde bir yllığına hocalık yapıyordum. Orada ünlü bir İngiliz psikanalist ve grup terapistiyle tanıştım. Yetmiş yaşında emekli olan terapist bir gece önce uzun dönemli bir terapi
grubunun son toplantısını gerçekleştirmişti. Çoğu on yıldan uzun bir süredir grupta olan üyeler birbirlerinde gördükleri çok sayıda değişiklik hakkında konuşmuşlar ve hepsi her şeye rağmen değişmeyen tek bir kişi olduğu konusunda uzlaşmışlardı: O kişi terapistti. Hatta on yildan sonra tamamen aynı kaldığını söylemişlerdi. Terapist bunları söyledikten sonra bana bakarak
sözlerini vurgulamak üzere masaya vurdu ve en öğretmenvari sesiyle, "İşte, oğlum, iyi teknik budur." dedi. Bu olay aklıma geldiğinde hep üzüntü duyarım. Başka insanlarla bu kadar uzun süre birlikte olup onlar tarafindan etkilenip değiştirilmenize yetecek kadar önem taşımalarına izin
vermemek çok üzücü. Hastalarınızın sizin için önem taşımalarına izin vermenizde ısrar ediyorum. Birakın zihninize girsinler, sizi etkilesinler, değiştirsinler ve bunu onlardan gizlemeyin.
Bütün bunlar Rilke'nin genç şaire öğütlerde bulunduğu mektuplarında yankı buluyor: "Çözümlenmemiş her şeye karşı sabırlı ol ve soruların kendisini sevmeye çalış." Ben de bir eklemede bulunuyorum: "Soruyu soranları da sevmeye çalış."