Han Kang; 2024 Nobel ödülü sahibi, 2023 Prix Medicis kazananı, 2028 Booker finalisti, 2018 Dublin Edebiyat Ödülü finalisti, 2016 Booker Ödüllü. Of! Şahane geçmiş değil mi? Özellikle Nobel ile adını daha da geniş kitlelere duyurdu. Ben kendisini Vejeteryan kitabı ile yıllar önce tanıdım, dünya edebiyatına merak saldığım dönemlerde her milletten okuma yapmaya çalışıyordum ve kendisi ilgimi çekmişti. Kore edebiyatı hiçbir zaman damak tadıma uymadığından - başka onca sebeple birlikte- Han Kang da okuyup etkilenmediklerim arasında yerini almıştı. Nobel Ödülü ile kendisini hatırlayınca biraz heyecanlandım ne yalan söyleyeyim. Nobel ödülünü kazanan ilk Asyalı kadın olması da ilgi çekiciydi. Çok övülen Beyaz Kitap’ı da böylelikle aldım.
Beyaz Kitap, -iddalara göre- oldukça gizemli, yeni keşifler yaptıran, hayatın ve coğrafyanın doğurduğu acıyı en iyi haliyle yansıtan, yaralara doğrudan ve ve şiirsel şekilde yaklaşan, evrensel çağrı yapan bir eser. Peki okura bunu hissettirebiliyor mu? Burada yorumlayan okur ben olduğum için tüm öznelliğiyle cevaplamalıyım ki; hayır. Bu kitap tek bir cümlesiyle dahi bu vaadettiklerini yapmıyor, okuru etkilemiyor, hiçbir şey anlatmıyor ve bir duygu taşımıyor.
Haddime değil belki ancak 15 yılı aşkındır iyi bir okurum, kendime güvenirim. “İyi edebiyat” tan biraz anlarım. Bu eser yazarın ancak “karalamaları” olabilir ve kitaplaştırmaya gerek duyulmaksızın birer eskiz çalışması gibi günlükleri içerisinde yerini alır. Kitabın kısa -yarım ya da tam sayfalık- anlatılar halinde ilerliyor olması sorun değil ancak kurulan cümlelerin vasatlığı, derinliksiz olması sanki 12 yaşında bir çocuğun mırıltılarını dinliyormuşsunuz gibi hissettiriyor.
Daha okurken aklımdan uçup giden - hatta yer yet sinirlendiren- bu kitabı kimseye tavsiye edemeyeceğim.