Aslında bu kitabı çok farklı yorumluyor, farklı bakıyorum. Masallar,romanlar,filmler,diziler veyahut bu kitaptaki gibi destanlar olsun, iki aşığın ayrılığı, buluşmaları için başlattıkları savaş, huzur veya ölümle de olsa buluşmaları… okuması da izlemesi de zevklidir. Çünkü iki aşığın gözünden her şey kısıtlıdır. Tek gördüğümüz ve umrumuzda olan ikisidir. Hiç de düşünmeyiz diğerlerini. Oysa bu kitabı okurken tek yaptığım Paris ve Helene’e lanet okumaktı. Bana göre onlar dünyanın en bencilleri,en aptallarıydı. Farklı hikayeler farklı bakış açılarını da beraberinde getiriyor.
Sevmediğim kısımlara geçmeden şunu söylemeyi kendime borç biliyorum ki, yazar bu kitabı 10 yıl süren bir uğraş sonucu ortaya çıkarmış. Gönül isterdi ki sevmediğim kısmlardan puan kırayım. Lakin dile kolay 10 yıla duyduğum saygı, bu kitabın bir hazine olduğu gerçeğini bana haykırıyor olacak ki ne elim ne de gönlüm 10/10 dışındaki bir puana razı değil.
———Spoiler———
Akhilleus Deidameia ile ilişkiye girdiğinde Patroklos haklı olarak ihanete uğramış hissetti ve bir yere kadar kabullenemedi. Ne var ki kendisi de saçma sapan bir nedenle Deidameia’yla ilişkiye girdiğinde içinin rahatladığından bahsediyor, umursamıyordu. Akhilleus zorla ve zevk almayarak yaparak Patroklos’un hoşuna da gitmişti oysa.
Akhilleus’la bağ kurmamız için gerektiği kadar çok sahne olduğunu düşünmüyorum. En azından başka kitaplardaki gibi ana karakterlerin partnerlerine duyduğum o yakınlığı hissedemedim. Bir de üstüne Briseis’in başına geleceklere göz yumması iyice soğuttu. Hiç üzülemedim kendisine.
Patroklos, Akhilleus’a böyle bir teklifle gelirken bu zeki adamın ne diye “İlla sen olmak zorunda değilsin.” diyerek adamlarından birini görevlendirmediğini düşünmek, Patroklos’un kitap boyu hep geri çekilen, daha insani düşünen, güce