On altı yaşındayken uyuduğum odayı bana geri vermişlerdi. Bir zamanlar vücudumun şeklini almış olan çukuru ve eski rüyalarımı yeniden bulduğum o yatakta, kendi kendimle birleşiyormuş gibi bir duygu içindeydim.
Kucaklayıp öpmek gereken bu çocuk karşısında kendimi utangaç hissediyordum. Bende şefkat değil, hatta sevgi bile değil büyük bir acıma uyandırıyordu, zira yeni doğanlar karşısında, geleceğin onlara hangi sebepten gözyaşı döktüreceğini hiç bilmeyiz.
Hayat onu annenin sıcak karanlığından koparıp almıştı: galiba korkuyordu ve hiçbir şey, gece bile, ölüm bile hakikaten ilk olan bu sığınağın yerini tutmayacaktı onun için, zira ölüm ve gecenin karanlığı soğuktur ve bu karanlığa bir kalbin atışları can katmaz.
Mutlu değildim. Bu mutluluk eksikliği bende epey hayal kırıklığı yaratıyordu, ama sonuçta boyun eğiyordum. Bir anlamda mutluluktan vazgeçmiştim, ya da en azından sevinçten.
Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zaman günün birinde onu yaşama endişemiz yoktur.