“Dünya sana verecek ne dert, ne zevk bulabiliyor, dünyayı perişan ediyorsun.”
İnsanlar vardır. Bir de başka insanlar vardır. Yazarlar vardır. Bir de ‘başkalarını’ yazanlar vardır. Bu başkalarını sokaklarda yürürken, lokantada yemek yerken, okulda öğretmenin sorusuna cevap verirken, bir bankta oturup denizi seyrederken ve hayatın daha nice muhtelif sahalarında görürüz. Ancak çoğunlukla kafamızı çevirip bakmayız bile. Çünkü onları da diğer insanlardan sanarız. İlk bakışta onların, başkalarından olduğunu anlamak güçtür. Bundandır ki, üzerinde durmayız. Sonra bir gün bir kitap açar, okumaya başlarız. Bu kitabın sayfaları bize o insanları verir. Bu defa dışarıdan bir gözle değil, kafalarının içinden bakarız onlara. Kitapların güzel bir yanı da bu değil midir zaten? Normalde tanıyamayacağımız bu başkalarıyla kısa bir süre de olsa yol arkadaşı oluruz. Onlarla yer içer, yatar kalkar, umutlanır ve hayal kırıklığına uğrar, hayatımızı tek bir elle çamura batırır ve tekrar geri çıkartırız. Şule Gürbüz de Coşkuyla Ölmek’te bu başkalarını veriyor bizlere. Biz de okuyor, onları anlamaya çalışıyor, ancak ne kadar anlayabiliyoruz?
Şule Gürbüz bu kitabında dört ayrı öyküyle konuşuyor bizlerle. Bunlar Ruhuna Fatiha, Akılsız Adam, Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi ve Rüya İmiş. Dört öykü dediğime de bakmayın, özellikle ilk üç öykünün okura verdiği hissiyat, karakterlerin sancıları ve bu sancıların sebepleri oldukça benziyor birbirlerine. İlk hikâyede fazlasıyla huzursuz bir karakter buyur ediyor bizi. Aynı zamanda yalnız bir adam… Evi boyandığı esnada kendini dışarılara atıyor. Yalnızlık insanı nasıl düşünmeye sevk ederse, o da bir hayli düşünüyor. Düşündükçe kendine eziyet ediyor. Hep bir arayış içinde, insanlardan bir şeyler bekliyor. Belki biraz ilgi, alaka; belki biraz saygınlık…