romanının merkezinde Yedigey var. O, basit bir demiryolu işçisi gibi görünse de aslında kendi köklerine, dostluğa ve insan onuruna bağlı bir karakter. En yakın dostu Kazangap öldüğünde, onu ata-baba geleneğine uygun bir şekilde Ana-Beyit’e gömmek için yola çıkar. Romanın ana olayı da bu yolculuk sırasında anlatılan hatıralar, efsaneler ve geçmişle hesaplaşmalarla örülüyor.
Bu yolculukta biz Yedigey’in sadece bir cenazeyi taşımasını değil, aynı zamanda tarihi, kültürü ve insanlık değerlerini sırtlamasını görüyoruz. Çünkü o yol boyunca hem dostluğun anlamı hem de insanın belleği sorgulanıyor.
En çarpıcı kısımlardan biri şüphesiz mankurtlaşma efsanesi. Bir insanın hafızasının elinden alınması, geçmişini, ailesini ve kimliğini unutturması, sadece bir bireysel trajedi değil; aynı zamanda kültürlerin ve toplumların nasıl yok edilebildiğini anlatan güçlü bir metafor. Okurken “hafızasız bir insan, kimliğini kaybetmiş bir toplum” düşüncesi zihnime kazındı.
Bu roman bana şunu düşündürdü: Bizler geçmişimizden, köklerimizden, değerlerimizden koparıldığımızda ne kadar biz olarak kalabiliriz? Mankurtlaştırma sadece eski bir işkence yöntemi değil, aynı zamanda günümüzde de farklı biçimlerde karşımıza çıkan bir durum. Medyanın, tüketim kültürünün ya da dayatmaların insanı kendi özünden uzaklaştırması aslında modern mankurtlaşmanın bir yansıması değil mi?