Yıllar önce okuyup altını çizdiğim cümleleri, herhangi bir kitabın, herhangi beni vuran bir cümlesini okuduğumda, ne hissederek ve nerede yazdığımı hatırlayamadığım kendi cümlelerimi okuduğumda, sanki bir zaman tünelinin içinde kendi yolculuğumu izliyorum ama sayfaları koparılmış bir kitabı okumaya benziyor kimi zaman. Elimin sürekli defterlerime kitaplarıma gitmesi en güvenli zemin hissi...
Cemal Süreya'nın "bir kitaptır yaşamak" cümlesinin tezahürü gibi..
Daha varlığımın ne olduğunu anlamadığım ama anlamlandırmaya çalıştığım dönemde karşıma çıkan cümleler , keşke ben yazsaydım hissini oluşturan cümleler, dönem dönem benim düşüncelerimi değil düşüncelerimin beni yönlendirdiği ve "keşke bu kadar düşünmesem inanılmaz yoruldum " dediğim anda/en ihtiyacım olduğu anda İsmet Özel'in "insan düşünmeyi içine sindirememiş bir varlıktır" cümlesi teselliye yetişmişti. Ki bu da çok yerinde bir tespitti çünkü bende epey yorulmuştum düşünmekten.
Çünkü benim zihnim yeni bulmacaları birleştirirken geride birleştir/e/mediklerim için çalışmayı sürdürürdü.
Ben düşüncelerimi berraklaştırıp teker teker yoluna koyarken yavaşça ümitleniyordum da sonra "ümidin varlığımızı her an kovalayan ölümün üzerinde bir perde olduğunu biliyor musun ?" Diye soruyor Nurettin Topçu bana biliyordum. O yüzden ne rüyalar, ne hayaller ne benim gerçekliğim ne de dünyanın yörüngesinde herhangi bir milimlik bir değişim dahi oluşturmayacak fikirler mühimdi, zaten neyin önemli olduğunu anladığım bu anlar bu düşüncelerimin sağlamasını yaptığım anlardı, bende düşüncelerimi zihnimde sakince dinledim ve onları hafızamın kör karanlığından çıkarttım avuçlarımda biriktirdim ve zihnimin "ümit " kısmına emanet ettim çünkü orada daha güzellerdi... tıpkı cümlelerin/ fikirlerin/ mutlukların/dertlerin anlatıldığı yerde /