Kitap öneri yazısı değildir! Kendi dünyamda anımsamaya çalışacağım cümleler ve biraz da çocuklarıma bırakacağım düşünceler içerir.
(Spoiler içerir!)
Cumhuriyet'in ilanının biraz öncesi, biraz sonrası bir dönem.
Kurtuluş Savaşı'nın cephe arkasında kalan öksüz çocukları... Bu öksüzlerden biri Musa.
Hükümet henüz çok yoksul, şehit yavrularını düşünecek durumda olmadığından Musa sürekli yer değiştiren darüleytamlarda barınır. Ama karnı hiç doymaz. Ayakları her mevsim çıplaktır. Mahrem yerlerini dahi örtemeyen giyitleri pul pul dökülmektedir. Çalmanın yanlış ama şart olduğu çocuk hayatında yoksulluk ve yoksunluk baş roldedir. Hayatta kalmanın dahi çok zor olduğu koşullarda Musa resim yapar, şiir yazar, kitap sayfaları arasında kaybolur. Yeteneklidir sanata, edebiyata. Ama öksüz sürülerinin içinde yetenekli çocuk olur muymuş? Adı Musa'ysa olurmuş. O bütün zorluklara rağmen hayallerinin peşinden koşar. Hatta bir gün hayatını çok daha iyi koşullarda idame ettirebilmek için, evlat edinilme fırsatı eline geçer. Ama Musa her türlü otoriteye karşı olduğu için bunu reddeder. Hayali öğretmen olmak olur ki kısmet olur.
Yazar Musa ile bize öksüz çocuk gömleğini giydirir ve o yıllara götürür bizi. Akıcı bir anlatımla otobiyografik bir eser koyar önümüze. Gel gör ki bizim bu eseri bir solukta okuyabilmemiz mümkün değildir. Çünkü bu gerçektir, bizim gerçeğimiz. Vatan borcumuzun sahipleri onlar.
'Uluslar da keşke çocuklar gibi temiz arkadaşlar olsalardı ne iyi olurdu. Ulusların ruhundaki mayalanmış, kartlaşmış öç duyguları, ulusal tiksintiler, ne korkunç pisliklerdi.'(s84)
Musa'nın okuduğu kitaplardan bazıları:
Güzide Sabri 'Yaban Gülü'
Reşat Nuri Gültekin 'Çalıkuşu'
John Milton 'Kayıp Cennet'
Goethe Genç Werther'in Acıları
'Uluslar da keşke çocuklar gibi temiz arkadaşlar olsalardı ne iyi olurdu. Ulusların ruhundaki mayalanmış, kartlaşmış öç duyguları, ulusal tiksintiler, ne korkunç pisliklerdi.'
Kitap öneri yazısı değildir! Kendi dünyamda anımsamaya çalışacağım cümleler ve biraz da çocuklarıma bırakacağım düşünceler içerir.
(Spoiler içerir!)
Görmezden geldiğimiz hayatlar...
Varlıklarında yoksunduklarımız...
Onların varlıklarını ispatlama telaşı yok, tek dertleri hayatta kalabilmek.
Sistemin çarkı dönerken bize biçilen rollerde dolanıp duruyoruz. Sormadan, sorgulamadan. Gözü kapalı bodoslama bir hayat bizimkisi. Kim olduğumuzu bilmediğimiz ama olmak istediğimizin resmini çizip, onun için gece gündüz deli gibi koşturduğumuz bir hengame. Ne istemediğimizi adımız gibi biliyoruz da ne istediğimizi sormuyoruz kendimize. Dönen çarkın kahramanı sanarken kendimizi aslında kurbanıyız. Hâlbuki bir an, bir an dursa herşey, şöyle bir dönüp baksak aynadaki aksimize; Kimiz? Neyiz? Niçin varız? Ne istiyoruz? Ne yapıyoruz? Niçin yapıyoruz? Aklımızın ucundan dahi geçmiyor sistemin iç-dış farkı. Biz kalıyoruz ama Musa çıkıyor. Musa kendi gerçekliğini gerçek sandığı hayattan asıl gerçeğini aramaya çıkıyor. Çıkıyor ama ararken birden kendini başkalarının hikâyelerinde yaşarken buluyor. Efsun Abla ile hayata öfke kusuyor, Adnan Abi ile kendine ait ne varsa bütün yaşanmışlıklarını unutuyor, Hülya ile bir kadının sadece bedenden ibaret olduğunu görüyor, Matruşka ile ana rahmine düştüğün an kaderinin çizildiğini anlıyor. Onların hikayelerinde Musa'nın tek gayesi, üstlerinde bir dam, yiyecek iki lokmanın olması.
Onlar şehrin tükürdüğü, Tanrı'nın bağrına basmadığı insanlar. Ama birbirlerini dinlerken bizim gibi değiller. Onlar gerçekliği bilme çabasının dışında anlatılan hayat hikayelerine olduğu gibi inanıyorlar. Sorgulamadan. Ne kıymetli bir şey aslında. Senin sen olduğunun, olduğun gibi kabullenilmesi.
'Hiçbirimiz aslında hiçbir şey bilmiyoruz. Onlar ağır hikayelerin hayatta
'Ne doğumumuz ne ölümümüz ne de doğumla ölüm arasında can çekişerek sürdürdüğümüz hayatlar bize ait. Başkalarının isteklerinden doğuyor, başkalarının istediği gibi yaşıyor ve başkaları yüzünden ölüyoruz. Bizim sandığımız hayat bizim değil, bizim sandığımız beden bizim değil.'